DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN

TÜRK SİYASİ TARİHİNDE BİR ‘DEVLET’ MÜCADELESİ  

Yayınlanma Tarihi :
TÜRK SİYASİ TARİHİNDE BİR ‘DEVLET’ MÜCADELESİ  

TÜRK SİYASİ TARİHİNDE BİR ‘DEVLET’ MÜCADELESİ

 

 

Halim Kaya                                                                                                                                 

 

Türk Siyasi Tarihinde Bir ‘Devlet’ Mücadelesi” Nagihan Eren’in doktora çalışması. Bu çalışmanın kitaplaştırıldığından Samsun’un kitap kurdu olarak bilinen ülkü camianın medarı iftiharı Şeref Bey’in her zaman kitap aldığım kitapçıma bu kitabı Halim Kaya’ya gösterin konu ile ilgilenir, ona satabilirsiniz diyerek sipariş verip getirtmesi üzerine kitapçım arayarak Şeref abi size bir kitabı göstermemizi istedi diye çağırmasıyla haberdar oldum. Ancak almayı düşünmeyerek, kitapçıya almayacağımı nasıl söyleyeceğimi planlayarak gittim. Kitabı elime aldığımda, kapağındaki resimler ve düzenden dolayı sol görüşlü bir yayın olduğu izlenimi edindim. Önsözünü açıp da okuyunca Osman Çakır ve Osman Oktay ağabeylerin çalıştığı 1969 yılında çıkmaya başlayan, Milliyetçi ve Ülkücü camianın fikri temellerinin işlendiği bizim ‘Devlet’ gazetesinden bahsettiğini anladım ve Samsun’daki Ülkücü Camianın Medarı İftiharı namı diğer Kitap Kurdu Şeref’e hayranlığım bir kez daha artarak aldım. Şeref’in kalp gözü açık olsa gerek, benim ondan habersiz takip ettiğim, ilgilendiğim konuları bilir, kitap tavsiye eder, zaman zaman da almayı düşündüğüm kitapları bizzat alarak hediye eder. Şaşmamak elde değildir, çünkü henüz kendime bile tam itiraf edip kararlaştıramadığım kitapları düşündüğümü tahmin eder, bilir, alır ve hediye eder.

Nagihan Eren’in “Türk Siyasi Tarihinde Bir ‘Devlet’ Mücadelesi” adlı çalışması Nobel Bilimsel Eserler tarafından 1. Baskısı Haziran 2024’te yapılmış, 507 sayfadan ibarettir. “Türk Siyasi Tarihinde Bir ‘Devlet’ Mücadelesi” adlı bu çalışmada “Önsöz”, “Kısaltmalar”, “Giriş” ten sonra “Birinci Bölüm”; “Devlet Gazetesi ve Yayın Hayatı”, “İkinci Bölüm”; “Devlet Gazetesi ve Öğrenci Olayları”, “Üçüncü Bölüm”; “Devlet Gazetesi ve Ülkücü Hareket”, “Dördüncü Bölüm”; “Devlet Gazetesinin Siyasi Olaylara ve Aktörlere Bakışı”, “Beşinci Bölüm”; “Devlet Gazetesi ve Fikri Tartışmalar”, “Sonuç”, “Kaynakça”, “Ekler Devlet Gazetesinin Birinci Sayfaları”, “Dizin” bölümlerinden ve bu bölümler içindeki farklı alt başlıklardan oluşmaktadır.

Nagihan Eren “Türk Siyasi Tarihinde Bir ‘Devlet’ Mücadelesi” adı altında neden Devlet gazetesini incelediğini “İki darbenin arası [1960 ve 1980] dönem ise hem bu açıdan [devletin ontolojik varlığına yönelik tehdidin artığı zamanlar] hem de Türk milliyetçiliği fikrinin tarihi açısından birçok cepheden ele alınarak incelenmesi gereken özgünlükler sunmaktadır. Bu süreçte 1969’da yayınlanan ve bu çalışmanın konusunu oluşturan Devlet gazetesi, gerek kendinden önceki tarihi sürecin etkilerinin ortaya çıkardığı bir yayın olarak gerek 1980’den sonraki, yeni siyasal sürece olan etkileriyle dönemi anlamak ve derinlemesine kavramak i.in oldukça önemli bir kaynaktır.” (S.IV) diyerek daha başta “Önsöz” de izah etmektedir.

Devlet gazetesi, CKMP’nin 8-9 Şubat 1969 Adana Kongresinden iki ay sonra yayın hayatına başlamış, MHP’nin gayri resmi yayın organı olarak “Türk İslam ülküsü” fikrinin inşasında ve benimsenmesinde önemli rol oynamıştır.” (S.1) ifadesi bize devlet gazetesinin MHP’nin tarih sahnesine çıkmasına bağlı olarak yayınlandığını dolayısıyla kongreden zaferle çıkan tarafın yayın organı olduğunu, ikincisi de kongreden zaferle çıkanların fikri yapılarında İslam’ı öncelediklerini anlıyoruz. Ancak “Türk İslam Ülküsü” adlı bir isim bence Seyit Ahmet Arvasi’nin 1979 yılında emekli olup MHP’ye katılıp Hergün gazetesinde “Türk İslam Ülküsü” başlığı altında yazılar yazmaya başladığı günden sonra kullanılmaya başlamıştır. Bu zamandan öncekiler belki kendilerine bir isim koymadılar “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” düsturuyla çalıştılar, belki de “Türk İslam Sentezi” isimlendirmesi bu kişilere yakıştırılmıştı.

MHP bir kadro ve teşkilat hareketiydi. Nagihan Eren’de bunu “MHP’nin kitlelerde tutunumunun sağlanması hususunda milliyetçi aydın kadrosunun ve gençlik teşkilatlarının çabası yadsınamaz.” (S.1) diyerek ortaya koymuştur. Ve bu iki unsur arsındaki bağı sağlayan aktörün de Devlet gazetesi olduğunu ifade eder ki, yazmak aynı zamanda düşünmek ve düşündüğünü ifade etmek olması dolayısıyla önce aydın kesimin kendisini fikri olarak beslemiş, daha sonra devlet gazetesi okuyan gençliğin fikri yönünü tayin ederek olgunlaştırmıştır.

Nagihan Eren Türk sağının “kitleleri kavrayacak ideolojik düşünce sisteminin yetersizliği”nin erimeye sebep olduğu, bunu gören aydınların kültürel faaliyetlerle erimeyi ve Marksizm’in yayılmasını engellemeye çalıştığı ve “1965’te Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının CKMP’nin yönetimini ele geçirmesi, 1960’ların ortasında Ülkü Ocaklarının kurulması ve 1969’da partinin MHP’ye dönüşmesiyle Marksizm’e karşı faaliyetler örgütsel ve siyasi boyuta taşınmıştır.” (S:7) Bu mücadele içinde Türk Milliyetçilerini besleyen en önemli yayın organları da “Töre-Devlet-Bozkurt” yayın organlarının olduğuna dikkat çekmektedir. Ancak “Devlet aynı zamanda kitlenin ideolojik alt yapısını şekillendirmiştir. Bu nedenle milliyetçi camianın birçok fikir inşacısını ve kanaat önderini bünyesinde birleştirmiştir.” (S.7-8)

12 Eylül ve öncesindeki terör olaylarını Süleyman Demirel (S.8) ve Bülent Ecevit (S.9) gibi başbakanlık yapmış siyasilerin ağzından ortaya koyan Nagihan Eren her iki siyasinin de 11 Eylül’de terörü durduramayan Kenan Everen ve askeriyenin ihtilalden sonraki ilk gününde 12 Eylül sabahında bıçak gibi kesilen teröre dikkat çekmekte ve “İnönü döneminin son genel sekreteri olan Kâmil Kırıkoğlu’na göre bu süreç, 1974 affıyla başlamıştır. Bir başka deyişle 1974 affıyla birlikte 12 Eylül’e giden süreç kurgulanmıştır.” (S.9) diyerek 1974 affını çıkaran Bülent Ecevit’in de bilerek veya bilmeyerek bu ortamın oluşmasında sorumluluk sahibi olduğu ya da terörü planlayanlardan olduğunu ima etmektedir. Hatta Ecevit’in “Yozgat, Çorum, Tokat gibi ülkücülerin yoğun olduğu illerde sıkıyönetim ilan edilmesini istemiş” (S.8 Dipnot:31) olması bile Ülkücüleri korumak değil komünistleri korumak amaçlı bir düşüncedir.

Nagihan Eren şu ana kadar kitabın kurgusunu gayet tarafsız bir şekilde yapmış, söylemek istediklerini bizzat o günleri yaşamış siyasi kişilerin beyan ve hatıratlarıyla ve olaylar hakkında düzenlenmiş devlete ait belgelerden ortaya koymuştur.

Yaşar Okuyan’ın “12 Eylül bu sonuçlarıyla emperyalizmin sağ-sol diye ayırıp yurtsever, vatansever insanları birbirine karşı kışkırttığı, öldürttüğü ve ‘Bunlara mâni oluyorum’ gerekçesiyle de demokrasi ve sivil siyaset kurumunu ortadan kaldırdığı bir ABD projesidir.” (S.10) fikrinin Lütfü Şehsuvaroğlu ve Sami Bal gibi Ülkü Ocakları başkanlığı yapmış kişilerin “Ülkücü Hareket mücadelesiyle komünizme engel olmuştur” genel ifadesiyle dillendirilebilecek düşüncesinin aksine olduğunu ve başkalarının da bu düşüncede olduğunu söylemesine verilecek cevap kısmen katılmamak mümkün değildir. Ancak bir istisna ile ki o da Yaşar Okuyan bu fikrin “emperyalizmin sağ-sol diye ayırıp yurtsever, vatansever insanları” kısmını daha çok ülkücü hareketten 12 Eylül mahkemelerinden sonra koparak CHP’de siyaset yaptığı zaman zarfında fikretmiştir ki Yaşar Okuyan’ın bulunduğu noktadan bir bakış açısıyla fikirlerini serdetmesi en doğal hakkıdır. Ancak Yaşar Okuyan’ın söylediği bu ifadenin bu kısmı ülkücü bir bakış açısının ürünü değil tamamen CHP zihniyetinin devlet millet düşmanlarını meşru olanların arasına karıştırarak meşrulaştırma taktiğidir. Nitekim Yaşar Okuyan gibi düşünenlerden yola çıkarak Nagihan Eren neticede “Milliyetçi camia içersinde bazı isimler ise 1970’llerdeki Milliyetçi Hareket’in üst bir yapı tarafından kullanıldığını düşünmektedir” (S:11) düşüncesine ulaşmıştır. Ancak bu netice çok sağlıklı bir düşünce değildir. O zaman Ülkücü hareketin şanlı mazisi tamamen bir istihbarat örgütünün planladığı güvenlik operasyonu durumuna düşer. Ülkücü hareketin başlangıçta organize bir güç olmadan Üniversitelerde milli kültüre bağlı, okumak isteyen, Anadolu çocuklarını komünizme karşı çıkmalarıyla başladığı, sonra güçlü mücadele etmek adına fakültelerde ve birimlerde Ülkü Ocaklarını kurup sonra Ülkü Ocakları Birliği adı altında birleştikleri düşünülürse bu istihbarat örgütü kullanması pek mümkün görünmemektedir. Tamamen milli duygu, Kültüre bağlılık, vatan ve millet sevgisi ile duyulan heyecanın ürünü olan Ülkü Ocakları böyle bir çırpıda “üst bir akıl tarafından kullanıldığı”nı söylemek pek isabetli olmaz. Tamam her hareket içinde istihbaratın adamı vardır. Zaman zaman da bu adamlar lokal olarak kitleyi eyleme sürüklemiş olabilir. Ancak onca zaman hüküm sürmüş bir hareketi tamamen kontrol etmesi mümkün değildir ve bu Ülkücü Hareket kara çalmaktır. Ülkücü hareketin mücadelesi devlet adamlarını güvenlik görevlilerinin işine gelmiş olabilir, bu yüzden ufak tefek lokal olaylara müdahale etmemiş olabilirler ancak devletin kontrolündeki bir hareketin 12 Eylül öncesinde ve sonrasında işkencehanelerde bunca zulme maruz kalması açıklanamaz. Eğer Ülkücü Hareket bir üst akıl tarafından kullanılan bir araç ise o zaman siyasi bir hareket olarak incelenmesi de yanlıştır. İncelemenin “Üst Akıl Tarafından Kullanılan Araçlar” olarak isimlendirilmesi gerekirdi. Bu ithamı ve ayrımı da Nagihan Eren “Türk siyasi tarihi içersinde milliyetçi hareket’in bir kısım yoruma göre ‘devlet kurtarıcı’ bir kısım yoruma göre ise ‘araçsallaştırılan hareket’ [olarak] nitelendirilme”si (S:22) ile izaha çalışmıştır.

Cumhuriyet döneminden itibaren eğitim, Türkiye’de seçkinlerin ayırt edici özelliği ol[arak] … statü ve güç sağlayan öneli bir kazanım olması yönüyle askeri ve sivil elit kadronun inşasında önemli oynamıştır.” (S.26) diyen Nagihan Eren göre seçkin ve eğitimli insanların yetiştirildiği okullar idari mekanizmanın hazırladığı sosyal reformları sağlamlaştırıp yerleştirmenin bir yolu olarak kullanılmıştır. Bu anlayışın özellikle öğrenci protestolarının hemen peşi sıra yapılan 27 Mayıs askeri müdahalesi ile öğrenci protestolarını yapan öğrenci kitlesine “reformların bekçisi” misyonunu kazandırmış, ve öğrenciler bundan sonra bir baskı unsuru ve siyaseti yönlendiren güç olarak dikkate alınmıştır (S.26).

27 Mayıs Darbesi ve 1961 Anayasası konusunda bugüne kadar yazılı olarak bir kitapta kayda geçmiş en doğru ve cesur yorumu Nagihan Eren yapmıştır. “27 Mayıs’ın kendini devrim olarak sunduğu ve beraberinde 1961 Anayasası’nın kendini devrim anayasası olarak kabul ettirdiği bir dönemde statükonun değişmesini istemek ve isteyenleri alkışlamak ilericilik olarak kabul görmüştür. Bu durum Türkiye’nin geleceği için birbirinden farklı düzen tasavvurlarını da ortaya çıkarmış ve baskılanan yasaklı düşünceler yer altından çıkmıştır. Bunların en başında da komünist-sosyalist düzen tasavvurları gelmektedir.” (S.29-30) Nagihan Eren’den önce belki bu konular halk arasında, dost sohbetlerinde, bazı milliyetçi aydınların arasında konuşuluyor ancak kimse bu tespiti yaparak kayıt altına almıyor, bilim camiasındaki sosyalist hakimiyetin tesiriyle gelecek korkusuyla yazılı bir itiraza dönüşemiyordu zannediyorum. “… ilerleyen süreçte devletçilik ilkesi, sosyal hayatın her alanına yayılması planlanan Atatürkçülükle harmanlanmış “Türk sosyalizmi” şeklinde sosyalist rejim isteklerini ifade etmek için kullanılacaktır.1970’li yıllarda ise açıkça Marksist ihtilal planları yapılacaktır” (S.30) Anayasadaki ‘sosyal’ kelimesinden yola çıkıp anayasanın kişinin vatandaşlık haklarıyla sosyal devlet anlayışını düzenleyen yapısı asker ve sivillerden oluşan elit kadronun elinde sınıf ve bölgesel farklılıkları kaşıyan bir yapıya dönüşmüştür.

Nagihan Eren Devlet Gazetesinin yayın hayatına başlamasının sebebini iki ana başlıkta toplamaktadır. Bunlardan birincisi “1961 Anayasası’yla başlayan süreçte Marksist grupların siyasallaşması, örgütlenmesi” (S.31), ikincisi de Yön Dergisi gibi “Marksist temelli görüşlerin basın yayın faaliyetleriyle kendini tanıttığı ve kitleselleştiği” (S.35) bir aşamada karşı duracak bir milliyetçi yayına ihtiyaç duyulmasıdır. Nagihan Eren komünist akımın entelektüel kökünü Osmanlıya dayandırarak 1961 anayasasıyla neşvünema bulmalarını daha derinleştirirken, siyasal ve ideolojik olmamakla birlikte Türklük bilincine dayanan kültürel bir milliyetçilik olarak Göktürklerden beri var olan, Osmanlı’da komünist fikirlerden daha yaygın olan ve dağılan Osmanlı topraklarını, vatanı kurtarma düşüncesiyle ortaya çıkan milliyetçiliğin Osmanlı köklerini görmezden gelerek değinmemiş ve bu yüzden de Milliyetçiliği Komünizmin karşıtı olarak algılamıştır.

Sol tehlikeye “Sosyalist sistemin sömürüye ve yoksulluğa son vereceğini düşünen öğrenciler, üniversite ve fakültelerde işgal ve boykot faaliyetlerinin kapsamını genişletmişlerdir.” (S.38) diyerek dikkat çeken Nagihan Eren milliyetçilerin masumiyetini de “sosyalist-komünist rejim tasavvurundaki gençler ile işgal ve boykotlara katılmayan milliyetçi gençleri karşı karıya getirmiştir.” (S.38) bu karşı karşıya gelişin örgütlü bir karşı karşıya geliş olduğunu zannetmeyin ki milliyetçi öğrenciler işgal edilen okullarda sınıflarda derslere girmek okumak istedikçe engellendiler, engellemelere de herkes delikanlılığın ve Türk terbiyesinin gereği olarak bireysel olarak karşı çıktılar. Bu bireysel karşı çıkışlar okullarına girmek hususunda bir netice doğurmayınca önce sınıf arkadaşlarıyla sonra fakülte arkadaşlarıyla daha sonra da okul arkadaşlarıyla güçlerini birleştirerek mücadele etmeye çalıştılar. Her hareket gibi onlarda kendi aralarında organize olarak faaliyetlere yöneldiler. Milliyetçiler sadece komünizm karşısında birleşmişlerdir. Zaten mücadelede var oldukları boykot ve işgallere katılmamalarıyla görünmektedir.

Nagihan Eren Devlet gazetesinin yayınlanma amaçlarından birini “gençliğe sosyalist sistemin yanlışlarını göstermek” (S.39) olarak tespit etmiş ve sosyalizm ile şartlandırılmış, kandırılmış gençlere sosyalistlerin zihinlerinin derinliklerindeki rejimi değiştirme isteklerinin gösterilmesi ve uyarılması olarak görmüştür. Devlet gazetesinin yayınlanmasındaki ikinci maksat ise “Basının MHP için yeterli yayın yapmaması, haberlerin teşkilatlara gitmemesi nedeniyle ve Türkçü camiaya aktüaliteyi yorumuyla beraber iletmek amacıyla devlet gazetesinin yayınlanmasına karar verilmiştir.” (S:40)

Devlet gazetesinin çıkarılması aşamasında milliyetçi aydınların mücadeleyi halka daha iyi ve kolay ulaştırmak, kendi iç haberleşmesini sağlamak düşüncesiyle hareket etmesinin arkasında düşünen ve ihtiyacı bilen kişilerden oluşan Milliyetçi hareketin bir aydın hareketi olduğunu ve milliyetçilik hususunda her birinin teker teker liyakat kesp ettiklerinin de ispatıdır.

MHP’in yayın organı olarak fikirlerinin teşkilatlara ve teşkilat yöneticilerine ulaştıran Devlet gazetesi ile MHP ve Ülkü Ocakları arasında ilerleyen zamanlarda “Devlet gazetesinin gözden çıkarılma”sı (S.46) değinmiş ve Sahibi İbrahim Metin ile yazarlarının can güvenliğinin olmaması (S.46) ve MHP’nin yayın organı olarak Orta Doğu gazetesini, Ülkü Ocaklarının da kendi yayın organını çıkarmaları olarak gösterilmiştir. Ancak “MHP kurulduğundan beri onun adeta resmi yayın organı gibi hareket ederek MHP’nin fikri temellerinin yerleşmesi”ni sağlayan ancak “MHP ve Ülkü Ocaklarıyla Devlet gazetesinin arasında oluşan mesafe”nin (S:48) asıl sebebi neydi? Devlet Gazetesinin maddi finansmanına bir destek sayılan satışın asıl unsurları olan MHP ve Ülkü Ocaklarının merkez ve taşra Teşkilatları önceden her halükârda Devlet gazetesini alıp okurken şimdi neden almamaya başlamışlardı? Devlet gazetesinin kapanmasının arkasında yatan asıl sebep bu soruya verilecek cevapta gizlidir. Bence bu fikir bazda ideolojik bir farklılaşmadan, milliyetçiliği farklı bir açıdan yorumlamak ve mücadele metotlarının uyuşmamasından kaynaklanmaktadır. Osman Çakır’ın “Adı Devlet Olsun” kitabından yapılan aktarımda “Bu dönemde kaynağı bizce bilinmesine rağmen açıkça Devlet, Bozkurt ve Töre dergilerinin aleyhinde bir hava estirildi ve bu gazete ve dergilerin dağıtımının yapılmaması (…) telkin edilmekteydi.” (S.67) ve Osman Oktay’ın 2 Haziran 2022 tarihinde yapılan röportajdan aktarılan “Lider ve çevresini birtakım kişiler kuşatabiliyor. Bu her dönem böyledir… Liderin de her şeye koşması, her şeye yetişmesi mümkün olmadığı için tesir altında kalabiliyor… Hatta bir ara Devlet’in satışını bile yasakladılar, yurtlarda, el altından bir haber geliyor.” (S.67) ifadeler den anlaşılan MHP ve Ülkü Ocakları yönetimleri Devlet Gazetesinin mensuplarına satılmasını istememiştir. Alparslan Türkeş’te MHP genel başkanı olarak yanlış yönlendirilerek bu yasaklama kararlarını almıştır. Ama buradan iki sonuç çıkarmak gerekir. Birincisi Devlet gazetesi MHP’nin yayın organıyken ve yazarları da MHP yönetimlerinde yer alırken yetiştirdikleri gençler neden Devlet gazetesine karşı çıkmışlardır, yoksa yetiştirilmelerinde bir eksiklik bir kusur mu vardır? İkinci olarak da Devlet gazetesinin milliyetçilik anlayışıyla MHP’nin milliyetçilik anlayışında bir farklılaşma mı olmuştur? Ya da üçüncü bir sebep olarak Devlet gazetesini çıkaran milliyetçi grup ile MHP ve Ülkü Ocaklarında Devlet gazetesini yasaklayacak kadar etkin olan gruplar arsında siyasi bir rekabet mi söz konusudur? Bütün bu sorular cevaplanması gereken sorular olarak karşımızda durmaktadır. Nagihan Eren’in bu sorulara cevap olabilecek “Ülkü Ocaklarıyla Devlet gazetesi arasındaki iletişim 1977 ve sonrasındaki süreçte kopmuştur. Ülkü Ocaklarıyla Devlet gazetesi arasında oluşan bu gerilimin sebepleri arasında Ülkü Ocaklarının gerek niceliksel olarak büyümesi gerekse maddi olarak güçlenmesiyle oluşan aşırı öz güven duygusu gösterilebilir.” (S.68) yorumu kısmen doğru olsa da meseleyi tam olarak açıklamaz. Daha sonraki dönemlerde ülkü Ocaklarını mahalli teşkilatlarında görev yapmış birsi olarak söyleyebilirim ki Ülkü Ocakları hiçbir dönem yarını düşünmeyecek şekilde düzenli gelirleri olan bir duruma kavuşmamıştır. Dergi aboneliğinden kazanılanlarla üye aidatı gibi gelirler hiçbir zaman genel giderler ile dergilerin finansmanına yetmemiştir. Her zaman yöneticilerin ceplerinden verdikleri maddi katkılar ve zaman zaman da o beldede bulunan beş on kişiden aralıklı olarak destek almak zorunda kalmıştır. Nihayet konunun nedeni “1977-78’den sonraki süreçte … milliyetçilerin örgütsel ve düşünsel temellerini oluşturan ve onları yönlendiren üst kademeyle [Devlet gazetesi yazar kadrosu] olan bağlarının kopması, (…) iki taraf arasındaki kopuşun en dramatik yönünün ise fikri sapmada gerçekleştiği” (S.70) şeklinde Nagihan Eren tarafından doğru bir şekilde tespit edilmekte ancak fikri sapmanın tartışmalı olabilecek bir kanaatle Ülkü Ocaklarında gerçekleştiği, ifade edilmektedir.

Nagihan Eren’in Galip Erdem’in tanımlamak vasıflarını belirlemek için ifade ettiği cümle aslında Alparslan Türkeş’in liderliğini yaptığı Milliyetçi Ülkücülerin vasfına da ilan etmekte, mevcut milliyetçiliklerden ayrılılarını ve farklılıklarını da ortaya koymaktadır. “… Atatürk döneminin toplumsal realiteleriyle bütünleşmesini engelleyen tarih tezlerini ve milliyetçilik bakışını, Nihal Atsız’ın seküler milliyetçiliğini, Anadolucular grubunun 1071’le sınırlandırdıkları milliyetçi yorumları ve Tür4k milliyetçiliği ile ilgili daha bir çok tartışmayı aşarak bütünleştirici ve kapsayıcılığı oldukça geniş Türk milliyetçiliği anlayışının karşılık bulması” (S.50) ifadesiyle memleket, devlet milliyetçiliğinden ziyade Millet milliyetçiliği olan Türk milliyetçiliğini topluma kabul ettirdiklerini ifade etmektedir.

Nagihan Eren’in Jacob M. Landau’dan aktardığı “Esasında MHP, siyasi hayatına başladığında milliyetçilerin sayısı şehir ve kasabalarda oldukça azdır. Ancak Milliyetçi hareketi destekleyen epeyce kanaat önderine sahip olması birçok çevreyi şekillendirmiştir.” (S.57) ifadeler de göstermektedir ki bir siyasi hareketi halka kabul ettiren, yayan yerel kanaat önderleridir. Kanaat önderleri yaşantılarıyla ve yaşantılarını besleyen destekleyen fikri yapılarıyla topluma örnek olur, onların hayatına ve fikirlerine yön verirler.

Maddi imkansızlıklar yanı sıra güvenlik sorunu gazetenin ilerleyen yıllarda zor durumda kalmasına neden olmuştur.” (S:61) tespitini yapacak ya da yapan birisinin hemen öncesinde “Bu durum [KÜBİTEM’deki kültürel faaliyetler] 1970’lerin sonlarına doğru bilek gücüne hapsolan Ülkücü gençliğin, hareket şeklinden oldukça farklıdır.” (S.60) tespitini yapması gereksizdir.  Çünkü yazarın kendi ifadeleriyle kültürel faaliyetler yapılsın diye aidat veren hoca ile toplayan öğrenciyi döven bir ortamda can güvenliği devlet kolluk kuvvetleri tarafından sağlanmayan Ülkücü gençlik “kasabın bıçağına kellesini uzatan koyun” misali durmasının beklenmesi insan yaratılışına aykırı bir beklentidir. Çünkü insanoğlunda yaratılıştan gelen bir refleks vardır ki etkiye tepki verir. Kaldı ki yazar birinci cümlede gazetenin binasının bile güvenlikte olmadığını ifade etmektedir.

Devlet gazetesinin yayın politikasının “Yurt içi ve yurt dışındaki olayların Türk milletinin menfaatlerine göre değerlendirileceğini duyuran gazete, insanların içtimai manada değerine dahi milliyetçiliğin kriterleri açısından bakılacağı” (S.73) şeklindeki yayın politikasının ve ideolojik yönünün Türk milliyetçiliği olması dolayısıyla diğer partilerdeki milliyetçilere de günlük siyasi hesapların üstünde bir yaklaşımla bakıldığı ve AP’de siyaset yapan Sadettin Bilgiç ve Mehmet Turgut gibi milliyetçi siyasilerin de desteklendiği ifade edilmektedir.

Nagihan Eren Devlet gazetesindeki yayın politikasındaki değişmeyi “Gazetenin 1977’den önceki yayınlarında ibadetlerle ilgili yayınlara rastlanmazken 22 Ağustos’ta başlayarak 3 hafta boyunca oruç hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir. Ayrıca [İskilipli] Atıf Hoca’nın mağdur gösterildiği, Cumhuriyet Dönemi uygulamalarının eleştirilip Ulu Hakan motifini ön plana çıkartan ve Osmanlı Devleti’nin 10 yıl içinde tarumar edildiğini söyleyerek aslında İttihat ve Terakkiyi hedef alan yazılarıyla Nihal Yüksel Serdade … Buna karşı aynı yıl bir başka yazar, milliyetçilerin 1970’lerdeki fikri ve fiili mücadelesinin başlangıç noktasını İttihat ve Terakkiye dayandırmıştır.” (S.76) diyerek gazetenin “Türk milliyetçiliğindeki İslamlaşma”ya (S.78) bağlı olarak İslamcılığa doğru kaydığını ifade etmek ve aslında kitabın başından beri Devlet gazetesinin ve yazarlarından oluşan aydın kesimin MHP’deki önem ve fonksiyonundan bahsedip sonra yukarıdaki ifadeleri yazarak sonuç olarak “1977’den sonra Milliyetçi Hareket, fikren ve fiilen MHP’yi oluşturan sürecin en başındaki kadrolardan oldukça farklılaşacaktır.” (S.78) demek “Değişen MHP mi yoksa Devlet Gazetesinin yayın politikası ve yazarları mı?” sorusunu akla getiriyor. Nagihan Eren Devlet gazetesinin ve yazarlarının Türk İslam Ülküsü çizgisinde bir milliyetçilik yorumunu milliyetçi camiaya kabul ettirdiğini yazarken Milliyetçilerin İslamlaşmasını Milliyetçi hareket ve MHP’nin başlangıçtaki durumundan farklılaştığını söylemesi, Devlet gazetesinin savunduğu Türk İslam Ülküsü ile Milliyetçilerin İslamlaştığı ifadesinde kastedilen “İslam” farklı bir İslam mıdır? Sorası geliyor.

Nagihan Eren milliyetçilerin mücadele ettiği komünizmin adeta moda halini aldığı zamanları bir akademisyen olarak çekinmeden tarif eder. “Marksist düşünce, küresel boyutta kendisini tanıttığı ve etkili olduğu için Türkiye’deki tanıtında güçlük yaşamamıştır. (…) Ancak[milliyetçilerin] mücadele ettikleri kitle, fikri temelleri, ideologları ve onu sempatik bulan aydın, gazetece, yazar, [öğrenci], bürokrat ve sanatçıları ile güçlü bir görüntü sunmaktadır.” (S.78) kendini Marksist olarak adlandıran her kesimden kişi aydınlandığını sanıyordu. Ama bir türlü Türk milletine zararlı bir anlayış olduğu konusunda aydınlanamıyorlardı. Bu güçlü komünist akım karşısında ise “Milliyetçi camianın öncelikli hedefi, radikal sol görüşlerin kitleler üzerinde genişleyen etkisi karşısında bu eğilimlere muhalif bir kitlenin örgütlenmesini sağlamaktır. Bu amaçla Devlet gazetesi, kitlelerin örgütlenmesinde ve kolektif duruş sergilemesinde önemli görevler yüklenmiştir. Haberciliğin ötesinde, fikirleri ve direktifleri ile yukarıdan aşağıya doğru kitle eğitim misyonunu üstlenmiştir. Üniversitelerdeki, liselerdeki ve öğrenci örgütlerindeki olayları aşağıdan yukarıya aktarması ve tabanı birbirinden haberdar etmesiyle de camia içersinde koordinasyonu sağlamıştır.” (S.79) Devlet gazetesi ülkücülerin olaylar karşısında aynı tavrı almalarını veya milliyetçilerin nasıl hareket edeceğini, ortak bakış açısı geliştirilmesini, olaylara aynı yorumların yapılabilmesi için aynı gözle bakmayı, kitlenin merkezi kontrolünü sağlayan “1977’ye kadar kitle içersinde kolektif olarak fikir birliği oluşumunu ve hareket şeklini sağlayan koordinatör ve mobilizatördür.” (S.84)

Ülkücü Hareket içindeki güven ve dayanışmayı, kardeşliği anlatan Nagihan Eren, Yağmur Tunalı ile yaptığı röportajdan aktarıyor. “[Devlet gazetesinde] İsmi çıkanları bildiğimize göre ‘Kim var bizden, Samsun’da Sinop’ta? Diye ondan okuyunca gayri ihtiyari isimler aklımızda kalırdı. Çünkü onlarla bizim bağımız birbirimizi görmesek de çok kuvvetli bir bağdı. Sinop’a gideceğim diyelim, ‘Sinop’ta kim var?’ diye sorardık Sanki böyle bir anamızın, babamızın evine gidiyor gibi rahatlıkla giderdik.” (S:85) Bu bütün milliyetçi camiada son yıllara kadar böyle yürüdü. Ancak son yıllarda belki 12 Eylül öncesini yaşamış sıkıntılar çekmiş milliyetçiler geçmişin hatırına bu geleneği devam ettiriyorlar. Yeni yetmelerde bu ancak teşkilatların yöneticileri arasında cereyan ediyor. Sonra insanların her dakikası, her saniyesi hatta aldığı nefes dava olmayınca, işin içine menfaat ve çıkarda girince güven ister istemez kalkıyor. Dava arkadaşlığında bile seçici olunuyor ve daha dar bir çevrede yardımlaşama dayanışma gerçekleşiyor.

MHP’nin yönetiminde bulunmuş daha sonra Türk ocağı Başkanlığı da yapmış bir aydın olarak Nuri Gürgür Türk Ocağındaki başkanlık yarışı ve devletin Türk Ocağına karşı tutumunun milliyetçi kitlenin teveccühünün “Milliyetçi Hareket Partisi sadece bir siyasal hareket değil aynı zamanda bir fikir teşkilatı konumundaydı. Bu yüzden mesela 1912’de Türk Ocağı kurulurken gençlik hareketi olarak kurulmuştur. Yani 190 askeri tıbbiyelinin öncülüğünde kurulmuş hareket, gençlik hareketi. Oysa sonraki aşamada bu inisiyatif MHP ve Ülkü Ocaklarında temsil edilmiştir. O yüzden de Türk Ocağı hukuken var olan ama çok aktif olmayan teşkilat olmuştur.” (S.91-92) ifadelerinde zikrettiği şekilde MHP ve Ülkü Ocaklarından yana olmuş, milliyetçi camia içindeki en etkin teşkilat olmalarını sağlamıştır.

Her ne kadar devlet gazetesi hiçbir siyasi partinin sahibi olmadığını daha ilk sayısında açıklamış olsa da Nagihan Eren “İbrahim Metin’in ve Sadi Somuncuoğlu’nun MHP’nin Genel İdare Kurulu (GİK) üyesi olmaları ve genel seçimlerde MHP’den aday gösterilmeleri, gazetenin yayın politikasında doğrudan MHP çizgisinde ve taraftarlığında hareket etmesine neden olmuştur. Buna ilaveten Sadi Somuncuoğlu’nun parti propagandasından sorumlu GİK üyesi olması gazetenin MHP propagandası yapmasının nedenlerindendir.” (S.94) şeklinde bir organik bağ olduğunu ortaya koymuştur. MHP ile Devlet gazetesinin arasındaki bağın sadece GİK üyelerinin gazetede yer almalarından doğan organik bağ olmadığını “Türkeş’in 7 Mayıs 1974’deki genelgesi” (S.95) ile Devlet gazetesini daha yüksek bir traja çıkarılmasını ve teşkilat mensuplarınca okunmasını isteyen parti içi genelgesini de Nagihan Eren, MHP’nin Devlet gazetesini gayrı resmî yayın organı olarak kabul ettiğinin işaret sayar.

Alparslan Türkeş’in Devlet gazetesi ve yazarları üzerinde otoriter ve dikte edici bir tavrının olup olmadığının anlatıldığı kısımda iki olay ile yazının içeriğine nasıl yazılması gerektiğine karışmadığı ancak yazılan yazılardan çıkan menfi sonuçlar üzerine yazarların niyetini sorgula bir tavır takındığın anlatan Nagihan Eren farkında olmadan MHP ve Devlet gazetesi arsındaki bağın kopmasının asıl sebebini deşifre etmektedir. “Ahmet Nuri Yüksel’e göre liderin en temel vasfı, birlikte yola çıktığı dava arkadaşlarını değiştirmemelidir.” (S:99) ifadesinde gizli olan MHP yönetimindeki kadroların değişmesidir. Anlaşılan MHP ve Ülkü Ocakları artık geç kadrolar yetiştirmeye ve yeni kadrolar kazanmaya başlamış, alttan gelenler değişimi zorlamış ve bütün sosyal hareketlerde yaşanılan kaçınılmaz değişim problem MHP’de de kadrolar arası mücadeleyi doğurmuştur. Ancak bu yazıdan yapılmış alıntıda “Soğan cücüğü kadar aklı olanları etraf diye toplayan… etrafı binlerce şebeğin curcuna ve şamatası ile çevrili olanlar… tezekten kale duvarı yapılmaz… aksi halde bokdan kalenin çöpten padişahı olur ki kartondan kılıçla yıkılı verir… atla yola çıkıp eşekle tek başına menzile varmak isteyenin ve davada olanın şaşarım aklına…” (S:99) ağır hakaretler içermesine rağmen Osman Oktay’ın anlattığı görüşmedeki tavrıyla Türkeş’in her şeye rağmen ne kadar hoşgörülü olduğunu göstermektedir. Kadrolar arası mücadele sonucunda MHP’de yaşananlar Nagihan Eren’i “Devlet ile MHP arasında bozulan ilişki, aynı zamanda hareketin fikri temellerini inşa eden milliyetçi kanaat önderlerinin de hareketin dışına itilmesine sebep olmuştur. Türkeş’in 1969’da birlikte yola çıktığı kadrosunun 1977’den sonraki dönemde parti ve teşkilatlar üzerinde etkisinin kalmadığı görülmektedir.” (S:101) tespitini yapmasına sebep olmuştur.

Hatta o dönemdeki [12 Mart dönemi] Ankara Ülkü Ocakları Birliği Başkanı Ramiz Ongun’un Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a vermiş olduğu bir şey [Yapılan çalışmalara ait brifing] sırasında Sunay’ın ‘Siz de onlara ateş etseydiniz.’ tarzında bir çıkısı, sözü olduğunu Ramiz Bey geldiğinde daha sonra ifade etmiştir.” Nagihan Eren Osman Çakır ile yapılan röportajdan aktardığı bu durum devlet adamı, cumhur başkanı olarak değil, insan Cevdet Sunay’ın ülkücülerin uğradığı haksızlık ve zulme karşı göstermiş olduğu anlık refleksidir. Vicdanı haksızlığı kabul etmemiş ve tepkisini göstermiştir yoksa Cumhur başkanlığı seviyesinde bir devlet adamının başka bir vatandaşına ateş edilmesini istemek devlet adamlığına yakışmaz. Ya da Ankara Ülkü Ocakları Birliği Başkanı Ramiz Ongun’un Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay üzerinde etkisi büyüktür.

Radikal sola karşı verilen anti komünist tepkinin 1968’de ansızın ortaya çıktığını söylemek mümkün değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca milliyetçi-mukaddesatçı kitlenin bilinç altı kodları ve refleks modelleri, ortaya bir gelenek çıkarmıştır. Söz konusu geleneğin odak noktasında komünist düşünceler ve faaliyetlere karşı mücadele düşüncesi yer almıştır.” (S.117) Cumhuriyet tarihi boyunca oluşan komünizmle mücadele geleneği de göstermektedir ki ülkücü hareket anti komünist bir hareket değil geleneği olan dinine, örfüne, geleneğine karşı çıkan ve 1917 de ihtilal yaparak Rus yönetimini ele geçiren komünizm ile ilk çıktığı andan itibaren kültürünü korumak düşüncesiyle mücadele ede gelmiş bir geleneğin devamıdır. Bu durum da ülkücülerin komünizm ile ortaya çıktıkları tezini çürütüp onların komünizmden önce var oldukları ve kültürlerine yabancı unsurlarla mücadele halinde olduklarını, gelenekleri olan bir alt yapısının olduğunu gösterir.

68 öğrenci olayları üniversitelilerin kendi sorunları olarak ortaya çıksa da yönünü Marksizm’e çevirmiştir.” (S.129) Bu örnek Marksistlerin her şeyi istismar edip kullandığını ve kendi mücadelesine alet ettiğini, meşru istekler üzerinden ideolojik propagandasını yürüttüğünü göstermektedir. Başlarda Devlet gazetesinin de haklı öğrenci istekleri gözüyle bakıp desteklediği konular “Öğretim üyelerinin yetersizliği, eğitim sisteminin bozukluğu, kitapların ve yemeklerin pahalılığı, sınav sitemindeki zorluklar… 90-100 kişiden oluşan kalabalık sınıflar, yetersiz kadrolar ve eksik eğitim malzemesi” (S.132) düzeltilemeyen meselelerdendir ve öğrenci boykotlarının sebebidir. Ancak öğrenci olayları hak mücadelesinden siyasi alana kayması devlet gazetesi tarafından “sosyalizm düzenini arzulayan ve etnik temelli ayrılıkçı talepler içeren planlı hareketler” (S.132) olarak görülen öğrenci boykot ve işgalleri eleştirilmiştir. Öğrenci eylemelerinin haklı istekleri arasında Üniversite reformu, asistanların tazminat probleminin giderilmesi, tam gün çalışma, üniversiteler arsındaki ödenek dengesizliği ve yetersizliği sebeplerinde olduğunu ifade eden Nagihan Eren’e göre milliyetçiler bu gibi sebepleri bahane ederek boykot ve işgal eylemleri yapan sol grupların üniversiteleri sol anarşinin zemini haline getirdiklerine (S.133) inanıyorlardı. Sosyal ve iktisadi problemlerin yerini sol Marksist ideolojik talepler almıştı.

Komünist öğrencilerin hem yerli hem de yurt dışından övgüyle bahsettiği sol Marksist görüşlü liderlerinden Nazım Hikmet, İlhan Selçuk, Çetin Altan, Mihri Belli, Nadir Nadi, Osman Köksal, İlhami Soysal, Ho Chi Minh, Mao, Che Guevara, şevket Süreyya Aydemir, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran (S.144-146) önde gelenlerinin giyimine kadar taklit ettikleri liderlerdir ve Devlet gazetesi tarafından da tenkit edilmişlerdir. Ancak o gün Marksist görüştekilerin Milliyetçilerden ayrılmalarının önde gelen isimlerinden olan Nazım Hikmet bugün bazı milliyetçi kişiler tarafından Türkçenin şairi ilan edilerek örnek alınan kişi olmuştur.

Nagihan Eren’e göre Etnik bölücülük konusu karayollarının yapımına önem verilmesi, kırsal kesimdeki öğrencilerin şehirlere okumaya gelmesi, şehirlerdeki hayat ile kırsal hayat arasındaki farklar üzerine düşünmeye başlamaları ve kırsalın ürettiğini tüketen şehirler anlayışının bu kırsal kökenli öğrencilerde yerleşmesiyle birlikte kırsaldaki problemlerin Marksizm ile çözüleceğine inanmaları dolayısıyla ulaştıkları “Doğu’nun sistemli bir şekilde geri bırakıl”ması (S.146) şeklindeki fikri netice onları “etnik ırkçılığa meyleden bir kitle”ye (S.146) dönüştürmüş, bu etnik ırkçıların komünizme inanmış eylemci sol ile cephe ortaklığı yapmaları bölücü fikirlerini komünist düşüncelerle perdelemelerini sağlamıştır. Devlet gazetesi merkezli milliyetçilerin Kürtlere karşı “Bir kere Türkiye’de ‘Kürt’ diye bir millet yoktur. ‘Kürtçe’ denen ve Türkçenin hâkim olduğu bir dili konuşan soydaşlarımız çeşitli sebep ve ihmallerin neticesinde bu duruma gelmiştir. Yoksa hepsi de Orta Asya’da Oğuz soyudur.” (S.151) bakış açısına sahip olduklarını da ifade etmektedir.

Nagihan Eren’in değindiği Üniversite özerkliği (S.134) ve TRT özerkliği (S.152) hususunda anlatılan özerklik anlayışını üniter bir devlet yapısı içinde dokunulmaz kompartımanlar oluşturulması anlamına geldiği görülmektedir. Özerlik, özerk kurumların kuruluş amaçları doğrultusunda bilimsel çalışmalar yapmak ve yapılacak bu çalışmalara kolaylık sağlamak, kurumların siyasal etki ile bu çalışmalardan geri bırakılmaması için uygulanması gerekirken suç ve suçluyu gizlemek, devletin adalet ve kolluk kuvvetleri sisteminden muaf olmak gibi algılanmış ve uygulanmıştır.

Bu tarafta Komünizmle mücadele ederken öbür tarafta Batılaşma politikalarının kültürel yönleri de eleştirilmiş “Ancak Batılılaşma argümanı salt Atatürk dönemine hapsedilmemiştir. Milliyetçilere göre söz konusu meselenin kökleri çok daha derindir. Buna göre yanlış Batılılaşma ve akabinde gelişen yozlaşma Osmanlı Devleti’nin son döneminde başlamış ve Cumhuriyet Döneminde de devam ettirilmiştir. Bu nedenle gençler Batılılaşma özentisi içinde olmuşlardır.” (S:156) Nagihan Eren’in tespitlerine göre milliyetçiler okullarda din dersi mecburi okutulmasını istemiş, bu talepleri dikkate alan hükümetler tarafından1969 da liselerde 1. ve 2. Sınıflarda seçmeli din dersi,1974 yılında ahlak dersi ilkokul 4. Sınıftan lise 3. Sınıfa kadar zorunlu hale getirilmiş, 1982 yılında ise bütün okullarda zorunlu olmuştur (S:157). 3-6 yaş çocukların okul öncesi eğitimi (S.158) de dahil Nagihan Eren’in kitabın başından beri verdiği örneklerden de anlaşıldığı üzere milliyetçilerin eğitim sistemi ve diğer bazı hususlarda dile getirdikleri problemler zamanın yetkilileri tarafından dikkate alınarak karşılanmaya çalışmıştır.

Alparslan Türkeş’in söylediği ifade edilen ancak Agah Oktay Güner’in dillendirdiği “Biz hapisteyiz, Fikrimiz iktidarda” sözünün gerçekleştiğini ve 12 Eylül cuntası tarafından milliyetçi aydınların önerilerinin kabul gördüğünü Nagihan Eren “12 Eylül askeri darbesinden sonra kurulan yeni siyasal düzendeki milliyetçi entelektüellerin ideolojik izleri, onların bir siyasal hareketin ötesinde etkilerinin olduğunu açığa çıkarmaktadır. Ancak diğer taraftan bu siyasal hareketin cezalandırılması Türk siyasi tarihinin paradoks içeren diğer tarafıdır.” (S.161) şeklinde ifade etmektedir.

Süleyman Özmen’in öldürülmesine kadar ülkücü milliyetçi gençleri sokak eylemlerinden uzak tutmaya çalışan, kültürel olarak onları yetiştirmek ve devlete millete faydalı kılmak isteyen Devlet gazetesi Süleyman Özmen’in ölümü üzerine Nagihan Eren “Ancak Özmen cinayetinden sonra aşırı sol formasyonda yer aldığı ileri sürülen kişilerin hedef gösterilmesi sürecin değişmeye başladığını göstermektedir.” (S.177) diyerek adeta ‘taş olsa yarılır’ misali Devlet gazetesinin de tepki koymaya başladığını ifade etmektedir. Yusuf İmamoğlu’nun şehit edilmesi ile de “Devlet gazetesi İmamoğlu cinayetinden sonra aşırı solun faaliyetlerinin adalet ve demokrasi düzeni içinde çözülmesinden umudunu kesmişti.” (S.178) mücadele şeklini değiştirmeyi dişe diş göze göz bir mücadelenin aşamasında olduklarını ve “İmamoğlu cinayetinin milliyetçi camianın aşırı sol örgütler ile toplu bir mücadeleye geçme aşamasının sinyallerini verdiği”ni (S.177) söyleyerek sanki Ülkücü milliyetçiler tarafından silahlı mücadeleye niyet edildiğini ifade etmektedir. Çünkü daha önce de ülkücü milliyetçiler aşırı sol denen Marksist komünistlerle fikri ve kültürel bir mücadele edilmekteydi ki bunu Nagihan Eren zaten kitabın başından beri ortaya koymaktaydı. Ve “Her [dökülen]milliyetçi kanın bedelinin ödeneceğinin ifade edilmesi aşırı sol gruplar ile milliyetçiler arasındaki husumetin kan davasına doğru giden sürecin işaretini göstermektedir.” (S.178) ifadesiyle de milliyetçilerin ülkücü şehitlerin intikamlarının alınacağının işaretlerini verdiğini ifade etmektedir. Aslında ne husumet kelimesi ne de bizim kullandığımız intikam kelimesi ülkücü hareketin Marksist sol karşısındaki tavrını açıklamaktadır. Biz bu durumu izah etmek için ‘mücadele’ kelimesinin kullanılmasın daha anlamlı olacağını, husumet ve intikam kelimelerinde şahsi bir durum ifade edilmeye çalışıldığını, ülkücülerin durumunun ise tamamen memleket ve millet meselesi olduğunu düşünüyoruz.

Önkuzu’nun önce ayakları çiğnenmiş, dizlerine kadarki kısmı ezildikten sonra jiletlerle vücuduna rastgele çizikler atılmış sonra bisiklet pompasının hortumu ağzına yerleştirilip hava basılarak Önkuzu’nun ciğerleri patlatılmıştır.” (S.180) şu ifadeleri okumak bile insanı insanlığından utandırırken acaba bunları yapan insan mıydı diye sormak gerekir. Öldürmek de canice bir iş olmasına rağmen şu ifadede geçen işkencelerin bir insana uygulanması insanı hayvanlardan bile daha aşağı bir derekeye düşürmektedir. Bunları yapanlar insan değildir. Sol da olsa bir fikir adamı hiç değildir.

Devlet gazetesi Türk Ocaklarının kapatılması üzerine Türk Ocağı yönetiminden isimler yayınlayarak tabanın bu isimlere baskısını artırmak ister “Bunlar arasındaki [Devlet gazetesinin dikkat çekmek istediği isimler] en mühim isim ise Türk Ocakları Genel Başkanı Osman Turan’dır. Gazetenin bu sayede yönetim mekanizması üzerinde bir kamuoyu baskısı oluşturmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Türk Ocağı meselesinin bir diğer etkisinin milliyetçi camianın kendi durumunu gözden geçirmesine neden olduğu söylenebilir. Nitekim yönetici mevkide bulunanların tepkisizliği, bu kişilerin müşterek ideale bağlılıklarının sorgulanmasına yol açmıştır. Öyle ki camianın sevgi ve saygısını kazanmış kişilerin dahi tasfiyeleri tartışılmaya başlanmıştır.” (S.183) Bugünden geriye bakınca Osman Turan’a yapılan eleştirenler de bir Türk Ocaklının mektubunda ifade ettiği “Unutmayalım ki aramızda hain yoktur” (S.183) diyen ifadelerin mücadele üslubunun bir farklılığına delalet ettiğini ancak her iyi niyetli girişimin de başarılı olamayacağının ifadesidir.

Devlet gazetesi mağdur olan kamu görevlilerinin göndermiş olduğu bilgi ve soruşturma belgelerini yayınlayarak kamuoyunu bilgilendirirken Nagihan Eren’e göre bu durum “[Milliyetçi öğretmenlerin gönderdiği soruşturma evraklarının Devlet gazetesinde yayınlanması] ideolojik çatışmaların görünür olmasını sağlamıştır. Bu durumun kitlesel öfkenin ve kitlesel mağduriyet duygularının keskinleşmesine neden ol” maktadır (S.190). Yani Devlet gazetesi sol sağ ideolojik çatışmasında sağın pozisyonun görünür kılmış, milliyetçi camianın mücadelede yeknesaklığını sağlayarak kitlesel öfkesini organize etmiş, aynı zamanda milliyetçi camianın yerel ve hiç bilinmeden gizli kalacak mağduriyetlerini yayınlayarak kitleye mal ederek aynı ıstırabın bütün kitle tarafın duyulmasını yaşanmasın sağlamış, derdi acıyı paylaştırmıştır.

Daha sonraki zamanlarda 1977 yılından sonra MHP ile de bir kırılma çizgisi olacak olan Devlet gazetesinin sahibi be yazar ekibi “ÜKK’nin (Üniversiteler Kültür Kulübü) kurulmasında 27 Mayıs askeri müdahalesinden sonra Türk ocağının canlılığını yitirmesi ve Türk Ocağı gençlik Kollarında yer alan Nuri Gürgür, Şerafettin Yılmaz, İbrahim Metin, Sadi Somuncuoğlu, Halil Özyıldız gibi geçlerin Türk Ocağı yönetimiyle yaşadığı problemler etkili olmuş” (S.193-194) kendi başlarına hareket edecekleri Üniversiteler Kültür Kulübünü kurmuşlardır. Bu konuyu 2 Ağustos 2022 tarihinde kendisiyle yapılan röportajda Nedim Ünal “Sonra Türk Ocağı yönetiminde birtakım kargaşalar çıkıyor. Necati Akder hocayla bu gençler geçinemiyorlar… ve bunlar oradan topluca ayrılıyor.” (S.194) şeklinde ifade ediyor.

1977’de Ülkü Ocaklarının dokuz yüz şubesi bir milyon üyesinin olduğu bildirilmiştir.” (S.197-198) ki okuduğumuz hatıratlardan bilmekteyiz ki Alparslan Türkeş daha hareketin başında yağmurlu bir gecede vereceği konferans kimse gelmediği için sadece salonda görevli organizasyondan sorumlu birkaç gence konferans vererek işe başlamış, salonda bulunanlara salonun boş olmasından dolayı üzülmemelerini tavsiye derken ‘eğer siz de gelmeseydiniz ben bu boş salona konferans verirdim’ dediği karalılığı göstermesinin meyveleri kısa sürede vermiştir.

Kitlenin büyümesini sağlayan açıklık aynı zamanda onun en tehlikeli yönünü oluşturmaktadır. Zira yapının üye kabulündeki açıklığı, esnaftan haraç toplayan, vermeyenleri dayakla cezalandıran kişileri de bünyesine katmıştır. Nitekim ülkücü mafya tanımlaması bu dönemde ortaya çıkmıştır. Fikir üretmekten uzaklaşan kitle, bir kesim halkın nazarında korku duyulan ve nefret edilen bir görüntüye bürünmüştür.” (S.203) Bu kastedile suçların hiçbirinin emrini bir ocak başkanı veya genel başkanı vermemiştir. Bazen kişilerin lokal kendi başına hareketleri, bazen de kendi şahsi problemlerini çözmek için suç işlemiş insanların karşı tarafı sindirmek düşüncesiyle kendini Ülkücü Harekete mensupmuş gibi göstermesi ve Ülkü Ocakları teşkilatının hızlı büyüyen kitlenin her hareketini kontrol edememesi bu kanaatlerin oluşmasına sebep olmuştur. Ülkücü Hareketin verdiği bir emir olmayınca da suçun şahsiliğinden dolayı işleyen kişi cezalandırılır ve suçlu onu mensup olduğunu söylediği Ülkü Ocakları değildir. Nitekim günümüzde de toplum nezdinde itibarlı nerelere mensup olan kişiler ne suçlar işlemektedir, ama kurumlar değil sadece kişiler suçlanmaktadır. Ülkücü mafya tabiri de genç yaşta cezaevine konulmuş ve eğitimini bitirememiş insanların on -on iki yıl sonra salınmaları üzerien üş güç bulamamaları dolayısıyla zamanın iktidar partisi yöneticilerinin de teşvikiyle bulaşmış oldukları birtakım vakalar dolayısıyla bu mafya yakıştırması yapılmıştır. O zamanın ülkü ocakları il yönetimlerinde bulunmuş biri olarak ellerimle “ülkücüden mafya olmaz, ülkücü mafyayım diyenler ile bizzat Ülkü Ocakları olarak mücadele edeceğiz” diyerek 12 Eylül’den önceki eski Bursa ocak başkanları ile o günün ocak başkanının imzaladığı mektupları gazetelere ben dağıtmıştım. Ancak sadece Cumhuriyet gazetesi haber yapmıştı. Aydın hareketi olarak başlayan Ülkü hareketin topluma mal olması ve toplumu yönetmesi için kitleler ihtiyaç vardır ve kitleleşmiştir. Ülkücü Hareketin mütefekkir denilen kısmı fikir üretirken hamal, marangoz, motor tamircisi vs. meslek gruplarından halk da kendi görevlerini yapacaktır. Milletin bütün fertlerinin mütefekkir olması nasıl mümkün değilse Ülkücü hareketin bütün mensuplarının da sadece aydın kilerden olarak ülkeyi yönetmesi mümkün değildir. Hem demokratik ülkelerde halkın oyuna ihtiyaç vardır ve bu oy vereceklerin tamamının aydın olması da mümkün değildir.

Hızla genişleyen kitleyi eğitmek teşkilatları etkin kılmak için Ülkü Ocakları eğitim kampları kurmuştur ancak Nagihan Eren’in de tespit ettiği gibi “Komando tanımlaması ise milliyetçi gençlere karşıt görüşlü basın ve yazarlar tarafından verilmiştir. Bu ifade ile illegal silahlı örgüt vurgusu ön plana çıkartılmaya çalışılmıştır.” (S.207) yönetim kadrosu bu komando ismini reddetse ve yerine başka isimler önerse de milliyetçi camia ve gençler sırf bu ismi “ordunun bir bölümü olan komandoları ima eden [bir] teşbih” (S.207) olduğu için memnuniyetle kabul etmiştir.

MHP ve Ülkü Ocakları ile Türk İslam Ülküsünü savunan Devlet gazetesi arsında bir kırılma olduğunu söyleyerek Ülkü Ocaklarının Türk İslam Ülküsünden uzaklaştığını ve farklılaştığını söyleyen Nagihan Eren “Ülkücü Hareketin 1977 ve sonrasındaki süreçte telkin edilen, pekiştirilen fikri ve duyguları hareketin inşa edildiği dönemden farklılaşmıştır. Ülkü Ocaklarının yayınlarında anti komünist mücadeleyi din mücadelesi temeline yerleştiren, cihat çağrısı yapan, ülkücü gençliği savaşçı gören ve Allah yolunda savaşa çağıran, … bir bakış açısı yerleşti. … karşıt görüş tarafından şehit edilmek istemek, samimiyetle inanılan ve beklenilen bir süreci başlatacaktır.  (…) Bu söylemlerin yoğunluğuna bakıldığında da Türk milliyetçiliği düşünce yapısının adeta din propagandasına dönüştüğü ve milliyetçiliğin dini söylem ve çağrılara evrildiği görülmektedir.” (S.213) ifadeleri kendisi ile çelişmektedir. Her iki taraf da yani Devlet gazetesi ile MHP ve Ülkü Ocakları İslam düşüncesi yönünde değişmişse nasıl olur da farklılaşmış olurlar? Bu duruma örnek olabilecek başka bir ifade de “1977’ye kadar mevcut rejimden yana çizgisi olan Milliyetçi hareket, 1977’den sonra İslami vurguları artan bir harekete dönecektir.” (S.266) aslında Milliyetçi hareketin rejimle pek problemi olmamıştır, sadece halkın inançlarını serbestçe yaşamasını ve devletin eğer örgütleşerek rejimi tehdit eder bir durumları söz konusu değilse kanunlar çerçevesinde dini yaşantıya müdahil olmamasını istemiştir. Ancak ülkede siyasal İslamcı partiler var iken 12 Eylül mahkemelerinde de Ülkücülerin yargılandığı suç isnatlarından birsini de 163. Madde oluşturmaktadır. Bura da bir çelişki vardır şeriat isteriz diyen siyasal İslamcı partiler söylemlerinde samimi bulunmamışlar ya da tehlike arz eder görülmemişlerdir ancak sadece serbestçe dinini yaşamak isteyen milliyetçiler rejimi değiştirmek gibi beyanları yokken rejimi değiştirmek isteyebilecekleri varsayılarak tehlikeli bulunmuşlardır.

Nagigan Eren Demirel’in ülkücüleri sol anarşistlerle aynı kefeye koyup “aşır uçlar” demesi üzerine Ülkü Ocaklarının radikal sol komünistlerle mücadeleden çekilmesine rağmen öldürülen solcular olması üzerine Devlet gazetesinin bunu sorguladığını ve “Bir tarafta öldürülenlerin radikal solculuğu sabitken diğer tarafta ise milliyetçi gençler artık sol gruplara karşılık vermezken o halde katiller kimlerdir ve neden bulunamamaktadır?” (S.216) şeklinde bir soru sorduğunu ifade etmektedir. Bu soru da göstermektedir ki o zaman da komünistlerle her ne kadar Ülkücüler mücadele etse de öldürme olaylarının ekseriyetinde bir gizli örgüt ya da istihbarat işi vardır.  Devlet gazetesi bu duruma 1971 yılında “Hatta iktidarın [Devletin polisi askeri] güçleri sizlere sebepsiz ve kanunsuz saldırılara girişeceklerilerdir.” (S.218) şeklinde dikkat çekmiştir.

Radikal sol gruplar açısından ülkedeki ekonomik ve sosyal problemler, devrimci eylem palanlarını gerçekleştirmek için önemli bir basamaktır. Bu amaçla Doğu’da ağa ve tefeci zulmünü, kerdi, yol, su yetersizliklerini propaganda amaçlı kullanırken Batı’da temel geçim kaynağı olan tarım ürünleri ile ilgili problemleri halkın lehine çözüme kavuşturmaya talip olması, onun kırsal kesim tarafından tanınmasını sağlamıştır.” (S.234) ifadelerinde devrimci eylem planlarını gerçekleştirmek ile halkın lehine tabiri birbirine zıttır. Çünkü Marksist komünist sistem uygulayıcısı ve ideoloji ihraç merkezi olan Rusya’da 1990 yılında yıkıldığında görülmüştür ki köylüler ve diğer çalışanlar mağdur edilmiş, komünist parti politbüro üyelerinden başka iyi durumda olan bir kesim yoktur. Nagihan Eren gerçekte bunun -köylünün sorunlarının çözümü- böyle olmadığını “Bir taraftan kitleleri harekete geçiren sol grupların Marksist teorinin Leninist-Maoist kalıplarla terkibini çözüm adresi olarak göstermesi, diğer taraftan milliyetçi grupların kitlelerin sosyoekonomik sorunlarını kucaklamaya yönelik strateji üretememesi, sol grupların Türkiye’nin ekonomik şartlarını manipüle etmesini kolaylık sağlamıştır.” (S.234) ifadeleriyle tespit etmiş ve sol grupların manipülasyon peşinde olduğunu da itiraf ederken Milliyetçilerin sosyoekonomik sorunlara dönük çözüm üretemediğini ifade etmesi devlet ve millet sorumluluğuyla hareket eden ülkücülerin o zaman da aslında “Önce millet ve devletim, sonra ben” sorumluğuyla hareket ettiğini görememiştir. Dokuz Işıktaki Tarım Kentleri gibi projelerden hiç bahsetmemesi Ülkücülerin diğer kaynaklarının araştırılmadığının ve dolayısıyla “Milliyetçilerin sosyoekonomik sorunlara dönük çözüm üretemediği” fikrinin detaylı bir araştırmaya girmeden ortaya atılmış olduğunun da işaretidir. Hatta Nagihan Eren’in bahsettiği zaman ile örtüşmese de Alparslan Türkeş’in Tarım Kentlerini Ecevit’in “Köykent” olarak kendi programına almış olması da ülkücülerin sol kesimden pek de geri kalmadıklarını gösterir.

Süleyman Demirel’in “aşrı uçlar” (S.242) diyerek komünistlerle ülkücüleri aynı kefeye koyması ilk ama son değildir. Daha sonra 12 Eylül darbesinin türettiği, darbelerinin halk gözünde meşrulaşması için tertip ettikleri suikastlar hariç kavga eden grupları ayırmak yerine daha çok insan ölsün diye bekleyen sözde devlet adamları “bir sağdan bir soldan” diyerek 9 ülkücüyü idam etmişlerdir.

Devletin olayları önlemek akan kanı durdurmak görevi iken onun bu tarafta hiç bezi yoktur. Olayları önlemeye çalışmadığı gibi ülkücüleri de olayların içine çeken bizzat hükümettir. İlhami Soysal’ın verdiği bilgiye göre 10 Kasım tarihindeki yürüyüşte iki devrimci geç kolluk kuvvetleri tarafından göz altına alınmış ve dövülmüşlerdir. Polis iki öğrenciye “Siz bugün yürüyüş sırasında Türk Ocağı önünden geçerken komandoların attığı taşlarla yaralandınız” (S.248) şeklinde ifade vermeleri için tembihlemişlerdir. Bu durum karşısında MHP “Kendi kaçırıp eziyet ettiği solcu gençlere, ‘Bizi Türk Ocağına kaçırıp dövdüler derseniz hakkınızda takibatı yamam’ diye iftira ve tertip düzenleyemez.” (S.248) şeklinde bir açıklama yaparak mevzuyu bütün ülkücü ve milliyetçiler ile halka duyurarak ifşa etmiştir. Ülkenin sulh ve selametinden sorumlu olan iktidarlar ateşi söndürmek yerine ilgi ve alakası olmayanları da ateşe atarak alevi harlamaya çalışmaktadır.

Acar Okan’ın ilk kez Sadi Somuncuoğlu’nun ortaya attığını, Ramiz Ongun’un ise ilk kez kendisinin yazdığını söylediği ‘Lider, Teşkilat, Doktrin’ prensibinin en uygun yorumunu Cezmi Kırımlıoğu (Bayram) tarafından yapılmıştır. Cezmi Kırımlıoğu (Bayram) göre “Bir manada ülkü onun [Liderin] şahsında tecelli etmiştir. Bayrak onun elindedir ve artık o, bir fert değildir. Bir ülküdür, topyekûn bir millettir. Bu ifadelerimizle bir milletin kurtuluşunu, bir davanın muvaffakiyetini müşahhas bir şahsa bağladığımız sanılmasın. Burada üzerinde durduğumuz mücerret manada liderliktir, liderlik mevkiidir. Fakat lider kişiler de bu mevkiye gerçekten layıktırlar. Çünkü çeşitli imtihanları muvaffakiyetle başarmış, Hak huzurunda liderlik kendisine verilmiş, bayrak kendisine teslim edilmiştir.” (S.270) şeklinde açıklanan lider ve teşkilat üçlemesinin lider hakimiyetini sağlamak ve ülkücü harekete sızmaları önlemek için düşünüldüğünü söyleyen Nagihan Eren bu üçlemenin aslında sızmadan çok lidere bağlılık yanında safların sıklaştırılması ve teşkilatların güçlendirilmesi için sağladığı faydayı görmemiş ya da değinme ihtiyacı duymamıştır. Nagihan Eren tarafından ‘Lider, Teşkilat, Doktrin’ prensibinin yerleşmesinin gerekçesi olarak sunulan teşkilatlara sızarak gençleri aşır eylemlere sevk etmek ve hızla büyüyen teşkilatın fikri olarak bölünmesini isteyen istenmeyen faaliyetlerin önüne set çekmek için konulmuş olması düşünceleri günümüzde de herhangi bir teşkilat ve mensuplarının korunması için faydalı ve elzem ilkelerdendir.  Bugün ‘Lider, Teşkilat, Doktrin’ prensibine yöneltilen eleştirilerin temelinde fiili bir kopuş ile ayrılmış olunmasına rağmen gönül bağı ile hala Milliyetçi Hareket’e ve Ülkücü fikre bağlı olanların kendilerini yeni pozisyonları itibarıyla da Milliyetçi Hareket’ten ve Ülkücü fikirden farklılaştıracak bir alamet-i farika ortaya koyamamalarıdır. Yoksa dönüp dönüp ayrıldıkları yerdeki uygulamaları eleştirmeleri başka nasıl açıklanabilir. Aslında eleştirdikleri yerin başarısızlığı onların başarısını yükseltecek olmasına rağmen kendi işlerine bakmayıp ayrıldıkları yerin “iç işleri” sayılacak uygulamalara eleştiri yapmaları da kendilerine yeni bir yol çizerek yeni bir taban oluşturmak değil hazır kitleyi manipüle edip kendi taraflarına çekmektir.

Sıkı yönetim mahkemelerinde yargılanan bir milliyetçinin olmaması, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Ülkücü gençlerle görüşüp onlarla sempatik ilişki kurmasının ardından gelen CHP ve MSP koalisyon hükümeti döneminde Başbakan Ecevit’in ülkücü düşmanı bir tavır takınması ve Erbakan’ın bütün sol görüşlü kadro atamalarına ses çıkarmaması “MSP’nin yapıla atamalara suskun kalması ise kendi görüşüyle çeliştiği için eleştirilen bir diğer konu” (S:280) olmuştur. Nagihan Eren’e göre “Bununla birlikte bu yeni dönemde din yorumlarının ideolojilerinin bir parçası olarak sunan grupların, ideolojik çatışmanın şiddetlenmesinde etkili olduğu anlaşılmaktadır.” (S:281) Ülkücüleri kendine rakip gören aynı tabana hitap ettiklerini düşüne MSP iktidar ortağı olduğu zaman ülkücü düşmanı kesilmiş hatta iç işleri bakanlık makamına atanmış olan Oğuzhan Asiltürk sol kesime temsilcilerine “bizim çocuklara dokunmayın da diğerlerine ne yaparsanız yapın” manasına gelecek sözler sarf ediyordu.

Nagihan Eren’in Devlet gazetesindeki İnönü (S.299) ile ilgili haberler ve yazılar ile yaptığı röportajlardan hareketle ortaya koyduğu siyasi karakter yıllarca her bir hakkında neredeyse müstakil kitaplar okuyarak edindiğimi İnönü portresiyle örtüşmektedir. Hele Dündar Taşer’in (S.300-301) yazılarından hareketle ortaya koydukları İnönü’ye bakışımın temelini oluşturan bilgilinin özüdür. İnönü’nün paraların üzerinden Atatürk’ün resmini kaldırarak ve kendi heykellerini dikerek Ecevit’in “Atatürk inkılapları biçimseldir…  Üstyapı değişikliğinden ibarettir. Atatürk’ü eleştirme zamanı gelmiştir.” Ve “1973 seçimleri için Tunceli’de (1938’in mazlum insanları sizleri selamlamaya geldim.)” (S.305) diyerek Atatürk’e en büyük ihaneti onun partisi CHP’yi ele geçirerek kendilerine makam elde eden İnönü ve Ecevit yapmıştır.

CHP ile teşhiste birleşiyoruz, fakat tedavide ayrılıyoruz.” (S.332) Erbakan’ın Siyasal İslamcı, Siyasal Ümmetçi söyleminin temelini oluşturur. Çünkü “halkların kardeşliği”ni savuna sol kesimi temsil eden CHP ile aynı pencereden baktığını ifade eden yukarıdaki cümle Siyasal İslamcıların bütün Müslümanları tek millet olarak görmesinin neticesinde Türkçülüğü hakir görmesi ancak Arapçılığı ve Kürtçülüğü siyasi menfaatleri doğrultusunda desteklemesi örtüşmektedir. Erbakan’ın söylemlerinin “Milliyetçi Türkiye”den, “Müslüman Türkiye”ye ve ardından “Mukaddesatçı Türkiye’ye doğru değişmesini Devlet gazetesinden aldığı “AP başkanlığı, şeriatçılık, Odalar Birliği, hilafetçilik, mebusluk velhasıl ne görürse ona talip, ne bulursa ona malik” (S:332) ile açıklayan Nagihan Eren Erbakan’ın siyasi tutarsızlığını sanki zeminin kayganlığına, siyasi ortamdaki fikri boşluk ve temsil eksikliğine bağlamıştır. Kendisine benim diyebileceği bir zemin ve fikir bulana kadar değişime uğramaktan sakınmadığını da göstermiştir. MSP ile Milliyetçiler arasındaki farklılaşma Tanrı kelimesi kullanmaktan, “Türk müsün? İslam mısın?” sorusuyla yaptırılmak istenen tercihten, MTTB başkanlık seçiminden, ırkçılık ve kavmiyetçilik, bölgecilik, Türk kimliğini gizlemek üzerinden organize edilmiştir.

Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel ile Salih Özcan ve Av. Bekir Berk’in Ankara’daki mason derneğinde (S.344) buluşarak MHP ve Türkeş hakkında yapacakları yalan propagandasını görüştükleri bunun üzerine Av. Bekir Berk’in “İslami hareket ve Türkeş” adlı uydurma broşürü basıp AP Genel merkezinde dağıtıldığı kalanlarının 500 kadarı da Anadolu’daki köylere ve din adamlarına gönderilmiştir (S.345). Bu sahte ve yal propagandasının derecesi öyle ileri gitmiş ki iftira atmaktan çekinmeyenler Alparslan Türkeş’in sesini taklit ederek “Ben Alparslan Türkeş, Adnan Menderes’i ben astırdım. Oğlunu da astıracağım. İktidarımızda bütün camiler fabrika yapılacak, yobazların kafası kesilecektir.” (S.345) şeklinde doldurulan kasetler Adana’nın bütün köylerinde dinlettirilmiş, çıplak kadı resimleri “bunlar MHP’nin ileri gelenlerinin aileleri, kadınları” diyerek ahlaksız bir propagandaya yönelmişlerdir. Dün AP adına Av. Bekir Berk gibi Nurcular bunu yaparken daha sonra Refah Partisi 1987’den sonraki siyasi propagandalarında Türkeş’in de bulunduğu bir iftar sofrasındaki fotoğrafta ayran bardağını göstererek Türkeş rakı içiyor diye ev ev gezerek propaganda yapmaktan sakınmamışlardır.

Milliyetçilerin millet tanımının kültürel olduğu ve bir ırka dayanan biyolojik milletin de kaçınılmaz varlığının milliyetçiler tarafından kabul edildiğini (S.356), Turan anlayışının biyolojik millet kavramının gerçekliğinden ve farklı toprak ve devletlerde yaşayan biyolojik millete mensup soydaşların varlığından hareketle ırka dayalı milletin yaşadığı toprakların vatan, bir devlet içinde kültürel milletin yaşadıkları toprakların ülke olarak kabul edildiği(S.361), devleti savunmalarından dolayı da milliyetçilere özellikle komünistler tarafından faşist denildiği (S.365), komünistlerle mücadele için bir milli doktrinin gerektiği ve “Türkeş, komünizmin bir doktrin ve yaşam felsefesi olmasından dolayı sert tedbirlerle önlenemeyeceğini düşünmüştür. Ona göre ‘bir fikir veya ideoloji ancak kendisinden daha güçlü ve daha üstün başka bir ülkü veya doktrin ile karşılanabilir’ olduğu için 9 Işık Doktrini’ni komünizmin panzehri olarak sunmuştur. Dolayısıyla kapitalizme ve komünizme karşı üçüncü bir yol olarak sunulan 6 Işık Doktrini, Milli Doktrin olarak tanımlanmış ve Türkiye’nin meselelerini çözümlemeyeceği ileri sürülmüştür.” (S:369)

Aslında meseleyi en iyi bilmesi gerekenlerden Ahmet Büyükkarabacak’ın “Ancak Marksizm ile ilgili ardı ardına yayınlanan kitaplar karşısında 9 Işık Doktrini yetersiz kalmıştır.” ifadesi ya Marksist yayın literatürüyle sadece 9 Işık’ı kıyaslamak gibi yanlış bir kıyaslamadır, ya da cevabını kendi içersinde içermektedir ki o cevapta “ardı ardına Marksizm ile ilgili kitap yayın”layan Marksist aydınlara cevap verecek yeterli ve etkin milliyetçi aydının bulunmadığını kastetmektedir. Dokuz Işık bir teori kitabıdır ekonomik ve sosyal meselelere karşı daha detay içeren milliyetçi bakış açılarını yansıtan kitapların yazılması gerekirdi. Namı Kemal Zeybek ise sadece bir şeyler söylemek için konuşmuş, eğitimcilerin başı olduğu halde eleştirmiş olduğu bu meseleyi eleştiriden kurtaracak şekilde neden halledemediğinden hiç bahsetmemiştir. (S.370) Taha Akyol’da “9 Işık’ı okumuş gence çok az rastladım. 9 Işık kavramının bu kadar yaygın hale gelmesinin sebebi Türkeş’in karizmasıdır” (S.370) haklı olarak ve bir hakkı teslim ederek Türkeş’in karizmasının etkisinden bahsederken, “9 Işık’ı okumuş gence çok az rastladım” diyerek o günün şartlarında insanların okumadığından yakınmanın hiçbir manası yoktur. Hem tefekkür ve ilim kitle işi değildir. Seçkin ve yatkın kişiler ilim yapar ve tefekkür eder toplumu aydınlatır. Herkesin okutulmaya çalışılmasından yakınılan bir çağda bütün kitleyi okumamakla itham etmek ağır bir eleştiri olmuştur.  Çünkü ateşin içindeki insan önce ateşten kendini kurtarmayı düşünür okumak gibi bir eylem daha ferah ortamların ya da kendini ateş ortamında uzak tutanların işidir. Yeri gelince Ülkü Hareketin fikri hamurunu yoğuran aydınlardan bahsederken bu aydınların eleştirdikleri hususları neden çözmediklerinden de bahsetmek gerekir.

Fikir üretmenin son derece yavaşladığı [1977’den sonrası kastediliyor] bu dönemde ölümün yüceltildiği ve adeta ölerek zafer kazanacağına inanan bir kitle bilinci ortaya çıkmıştır.” (S.372) Devlet gazetesinin ülkücü gençlik üzerindeki etkisinin azaldığı hatta gençlik parti, gençlik aydın arasındaki ilişkinin de zayıfladığını söyleyen Nagihan Eren’in eleştirdiği “ölerek zafer kazanacak” sanılması aslında silah kullanan kesimlere karşı bir direniş metodu olarak dünyada ilk kez uygulanmış bir yöntem değildir. İlk kez Hz. Hüseyin Yezid’in ordusuna karşı bu yöntemi kullanmış, daha sonra Mandela Güney Afrika’da, Gandi ise Hindistan’da bu pasif direniş yöntemini kullanarak en az zayiatla ülkelerini hürriyete kavuşturmuşlardır. Belki ülkücüler 5000 şehit vermişlerdir ancak ülkelerini bir Afganistan olmaktan kurtarmışlardır. Kaldı ki cephenin bütün vatanın sathı kadar geniş olduğu bir savaşta beş bin şehit vererek sonuca varmak ülkücü hareketin zaferidir. Düzenli ordu bile olsa bu kadar geniş bir cephede ancak bu kadar şehit vererek bu başarıyı sağlayabilirdi. Yukarıda söylenenlerin hepsinden ayrı olarak şunu söyleyebiliriz ki “Ölerek zafer kazanmak” düşüncesi çatışma ortamından uzak bir aklı selim ile alınmış bir karar gibi gözükmüyor, kendisini ölüm tehlikesinde ve ölümün yakınlığından uzak tutamayan ülkücülerin zorunlu olarak bir kabullenişini ifade ediyor gibi. Biliyoruz ölüm çok yakın ama biz ölsek de bu davadan vaz geçmeyeceğiz demek istiyorlar. Tıpkı kendisinden önceki ilçe başkanı öldürülmüş olduğu halde kendisinin de bir sonraki gün öldürüleceğini, öleceğini bile bile ilçe başkanı seçilen MHP’liler gibi.

Nagihan Eren MHP taraftarı milliyetçilerin, Ülkücü Hareketin daha başlangıçta Türk İslam Ülküsüne önem verdiğini aslında Seyit Ahmet Arvasi’nin bu ismi bu tanımlamaya kullanmaya başlamasının sadece bir formülasyon olduğunu gösteren bir tespiti “Türkeş, ‘Milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslamiyet’e düşman bir milliyetçilik anlayışı bize yabancıdır.’ Diyerek MHP ideolojisini, dinle bütünleşen Türk milliyetçiliğiyle temellendirmiştir.” (S.377) diyerek yapmaktadır. Seyit Ahmet Arvasi’nin “Türk İslam Ülküsü” adlı kitabı, Kurt Karaca müstear ismini kullanan Doç. Dr. Fikret Eren’nin “Milliyetçi Türkiye” adlı kitabı aslında yazarın eleştirdiği (9 Işık Doktrini’nin) yetersiz kalma probleminin de aşılmaya çalışıldığı, Fikret Eren ve Seyit Ahmet Arvasi ve diğer milliyetçi aydınlar tarafından şerh edilerek daha da detaylandırılmaya çalışıldığının göstergesidir. Ziya Gökalp’in “Türk Milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim” ifadesinin de her üç ayrı fikir akımını birleştiren bir düşünce olarak var olduğunu ancak “Ziya Gökalp’in teoride kalan Türkçülüğünün MHP hareketi ile ilk kez siyasi bir aksiyon haline geldiği” şeklinde Nagihan Eren tarafından MHP’nin fikri yapısı derinleştirilmekte ve tarihsel bağları tespit edilmektedir.

Devlet gazetesinin Türk İslam Ülkü çizgisindeki pozisyonu yazarları Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin, Galip Erdem gibi isimlerin Türkçüler Deneğinden ihraç edilmelerine sebep olmuş, Devlet gazetesinin Alparslan Türkeş’in “Ne idiğü belirsiz, nereden emir aldıkları meçhul bir heyet üç Türkçü arkadaşımızı-bazıları üyesi de olmadıkları halde-bir dernekten ihraç edilmişler.” (S.390) dediğini söyleyerek kendilerini savunduğunu Devlet gazetesinde yayınlaması aslında kitabın yazarı tarafından açıkça ismi konularak zikredilmeyen ancak milliyetçiler arasındaki üçlü bir fikri çatışmanın mevcudiyetine işaret etmektedir. Bu çatışmanın Türkeş, MHP ve Ülkü Ocakları ile Devlet gazetesi ve yazarları arasındaki, Türkeş, MHP ve Ülkü Ocakları ile Nihal Atsız ve taraftarları arasındaki, Nihal Atsız ve taraftarları ile Devlet gazetesi ve yazarları arasındaki fikri mücadele olduğu ve MHP’nin siyasi hayata başladığı günden beri her zaman yaşandığını, tarafların zaman zaman ikisinin ortak hareket ederek diğerini etkisiz kılmaya çalıştığını görüyoruz. Ama şu bir gerçek ki hiçbir zaman bu üç akım birbirlerinden tamamen kopup ayrılmamışlardır, zaman zamanda hepsi ortak bir nokta birleşerek hareket etmişlerdir.

1960’lara gelindiğinde Türkiye’nin iki sorunu olduğunu düşünen Nagihan Eren bu sorunları “Birincisi istikralı bir demokratik hükümete doğru gelişim, diğeri ise laiklik konusunda Batılılaşmış elit ile geleneğe bağlı çoğunluk arasındaki yaşanan ikilik” (S.403) olarak tasnif eder. Bu ikiliğin demokratik bir çerçevede uzlaştırılmasının ise milliyetçiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

İmam hatip okulları açısından “dini eğitim veren kurumların ıslahına yönelik faaliyetleri tamamen askıya alıp bu kurumları lağvetmesi, (…) imam hatip okullarının 1939’a kadar kademeli olarak öğrenci sayısındaki düşüşten sonra tamamen öğrencisiz kalması” (S.403) ifadeleriyle cumhuriyet dönemi laik yönetimine yumuşak bir eleştiri getirilmiş, “lağvetmek” kapatmak manasına gelmesine rağmen doğrudan “kapatıldı” demenin vurgulu etkisinden kurtarılarak “öğrenci sayısındaki düşüş” ile de sanki kimsenin tercih etmemesi dolayısıyla kendi kendine kapandığı hissi uyandırılmıştır. Milletin ihtiyacı olan dini eğitimi veren okulların ıslah edilmeyip kapatılması her ne kadar eleştirilecek bir konu ise de daha sonra açılmış imam hatip okullarının siyasi bir partinin arka bahçesi yapılıp benim gibi milliyetçi öğrencilerin her türlü baskıya maruz bırakılarak okullardan uzaklaştırılması okulları tartışılır hale getirmiştir.

Nagihan Eren Ülkücülerin Marksizm’e komünizme karşı çıktıkları kadar liberalizm ve kapitalizme de karşı çıktıklarını “[Komünizm ve kapitalizm’in] emperyalist amaçları uygulama yetkinliğini içinde barındırmasından dolayı komünizm, Rus ve Çin emperyalist politikalarının, kapitalizm ise Batı emperyalist politikalarının propaganda silahı olarak görülmüştür.” (S.415) şeklinde ifade etmektedir. Ancak ülkücülerin komünizm ve kapitalizme karşı çıkmalarının sebepleri sadece her iki sistemin emperyalist emelleri değildir aslında karşı çıkışın asıl sebebi komünizmin kişisel mülkiyete önem vermemesi, kapitalizmin ise bireysel tüketimi ve hürriyeti devletten milletten daha önemli görmesidir.

Nagihan Eren’in devlet gazetesi yayınlarında yaptığı incelemeler sayesinde gazetenin yayın politikası ortaya konulurken Milliyetçi Ülkücü Dünya Görüşünün de ne olduğunu okuyoruz. Bir doğumun olup olmaması meselesinin sadece nüfus planlaması, aile planlaması olmadığını ABD ve batılı diğer emperyalist ülkelerin nüfus artışını tehlike bularak Türkiye’nin nüfusunu kontrol atına almaya çalıştıklarını ve bu uğruda krediler hibeler yaptıklarını (S.417), öz Türkçecilik, dil konusunda sadeleşme adı altında uydurukça bir dil türetildiğini ve dilde ikilik yaratıldığını (S:420) milletin birbirini anlamada zorlandığını görüyoruz. Bütün kitap boyunca aktarılın bu gibi bilgiler Ülkücü hareketin dünya görüşündeki ilkelerini ortaya çıkarmaktadır. Bir nevi ülkücü hareketin doktrine görüşünün muhtevası yazılmaktadır.

Nagihan Eren göre  MHP ve dolayısıyla Devlet gazetesi tarif ettiği Türk Milliyetçiliğinin Atatürk’ün Orta Asya Türlüğü üzerinden başlatılan ve Hititleri, Sümerleri de Türk sayan milliyetçilik anlayışından Hititlerin ve Sümerlerin Türklüğünü kabul etmeyerek, Anadolucu milliyetçilerin 1071 Malazgirt Savaşı ile başlattıkları milliyetçilik anlayışını ise orta Asya’dan başlayan bir milliyetçilik anlayışıyla, Nihal Atsızın Türk soylu Türk milliyetçiliği anlayışını Kültürel ve mensubiyet duygusuna dayan bir milliyetçilik anlayışıyla bütünleştirdiklerini, bütün milliyetçi grupların eleştirilen taraflarını atarak (S:433) yaptığı tarif de dini de Necip fazıl Kısakürek’in laiklik karşıtı anlayışından laikliği önemseyerek  (S.434) ancak ülkemizde o ana kadar ki uygulanış tarzını eleştirerek herkesi kucaklayan aşırılıkları törpüleyen bir milliyetçi görüş oluşturmuştur.

“[Komünistler ve Ülkücüler arasındaki] Kavgayı besleyen en önemli dönem karakteristiğinden birsi de bürokrasinin ve taşradaki kamu görevlilerinin dahi ideolojik kamplara bölünmüş olmasıdır.”  (S.442) ifadeleri aslında devletin sorun çözen değil sorunlardan uzak duran bir anlayışa sahip olduğu, Türk Ordusunun sınırları korumaktan başka bir görevinin olmadığı, içerideki herkesin kafasına göre takılmasını meşru bir hak gibi görüldüğü, insanların yaşantısına silahla müdahale eden kişilere dokunmayıp, mağdura da kendi başının çaresine bak denilen sakat bir anlayışın hâkim olduğunu gösterir.

Nagihan Eren akademik bir çalışma ile Ülkücü hareketin mücadelesini, fikri tekamülünü ve milliyetçi teşkilatlar ile aydınlar arsındaki fikri çatışmalarını Devlet gazetesi bakış açısıyla ortaya koyan, meselelere işaret eden bir inceleme yapmıştır. Görülen o ki Ülkücü hareket içindeki MHP ve Türkeş çizgisini savunan kişi ve kurumlarla bir temas sağlanmamıştır. Okuyucu bu kitabı okurken mutlaka yazarın temas ettiği kişilerin beyanlarından ve yazarın yorumlarından farklı düşündüğü noktalar olacak ve farklı yorumlar yapanlar çıkacaktır. En azından Ülkücü Hareket mücadelesi üzerine yapılacak fikri çalışmaların temeli olacak konuları tespit etmeye çalışmış bir girizgâh meydana getirmiştir. Nagihan Eren’in ifadesiyle “Devlet gazetesi MHP’nin, Ülkü Ocaklarının ve milliyetçi camianın konumunu anlamak ve geçirdiği aşamaları analiz etmek için oldukça önemli veriler sunmaktadır.” (S.441)

Nagihan Eren 1534 dip not kullanarak kitabını yazmış olması hem bir çok kişi ile temas ettiğini, röportaj yaptığının hem de devlet gazetesinin her sayısını satır satır incelediğini, gazetede yazan yazarların yazılarından topladığı bilgilerle kitabını nakış gibi işlediğini göstermektedir. Kitap tam bir emek ürünüdür. Hem üzerinde kafa yorulmuş arşiv bilgileri dolayısıyla fikri bir emek hem de kütüphane arşivlerinde yapılan araştırmalar ve gazetenin çıkmasında emeği geçenlerle buluşarak yapılan röportajlarda harcanan çalarıyla bedenen yapılmış bir çalışmanın ürünüdür. Nagihan Eren’in bu çalışma ve emekleri zayi olmamış ve mükemmel bir kitap ortaya çıkmıştır.

YORUM YAP

Bağdar Caddesi Escortdeneme bonusu veren sitelerhttps://www.tedxpenn.com/https://greenhousecraftfood.com/piabetbonusBetpas thebarbeehousewife.comdeneme bonusuhttps://www.cafeneve.com/https://www.corkbin.com/www.medlockprimaryschool.comcasibom girişholiganbetonwinonwin girişgrandpashabetgrandpashabetgrandpashabetcratosroyalbetgrandpashabetbetwoonDeneme Bonusu Veren Sitelerbeste haartransplantatie kliniek nederlandgrandpashabetbets10deneme bonusu veren bahis siteleriholiganbet girişjustin tvtaraftarium24selcuksportshdcasibomcasibom üye olhacklinkonwinonwin girişgrandpashabettümbetdeneme bonusu veren sitelerJojobetbeylikdüzü escortcasibomcasibom girişBeşiktaş escortcasibomcasibom güncel girişcasibom girişdeneme bonusu veren sitelerholiganbeturl shortenerbetturkeySekabetcasibom girişsahabetbetkanyonbetparkbetturkeycratosslotdinamobetdumanbetdumanbetkralbetkulisbetmeritkingnakitbahisotobetcasibom girişpadişahbetbetciocasibomselçuksportsSekabetholiganbethttps://www.gvscolombia.com/ultrabetbetkanyonvaycasino1xbet giriş1xbet güncelhttps://www.myenglish.com.sg/grandpashabet girişgrandpashabetbets10casibomcasivalpusulabetextrabetpadişahbetCasibommarsbahis girişcasibom girişgrandpashabet girişbahiscasinocasibom887holiganbetholiganbetholiganbetjojobetcasibomPusulabetcasibomjojobetextrabetmatbetextrabet girişbetturkeymarsbahissahabetbetistGrandpashabetcasibomcasinomaxiGrandpashabetbetciograndpashabetİstanbul Escortgrandpashabethttps://www.gvscolombia.com/betebetimajbetdeneme bonusu veren sitelerkingroyalmarsbahis girişjojobetjojobet girişjojobet güncel girişgalabetmrbahisbahis sitelericasibom güncel girişmarsbahisholiganbetzbahissahabetsekabetrestbetpinbahisonwinmobilbahismeritbetmavibetholiganbetmatbetmatadorbetbuca escortGrandpashabetbetciorestbetcasibomartemisbetgrandpashabetmatadorbetmaltcasinoholiganbetmarsbahisonwinsahabetsekabetmatbetmaltcasinobetzulacanlı bahisimajbetjojobet güncel girişcasibom girişbetsatcasibomcasibom girişcasibom girişcasibom güncel girişbets10casibomcasibom girişcasibom güncelCasibomtarafbetasyabahispusulabetodeonbettempobetkalebetsafirbetmariobetmarsbahisonwinstarzbetcasibomcasibomdeneme bonusu veren sitelerbetebet güncel giriş7slotscoinbarKralbetcasibom girişsonbahisroyalbetpadişahbetbahsegelbetebetmarsbahisimajbet, imajbet güncel girişmatbet, matbet girişjojobet, jojobet girişholiganbet,holiganbet giriş,holiganbet güncel giriş,holiganbet resmi girişsekabet,sekabet giriş,sekabet güncel giriş,sekabet resmi girişonwin,onwin giriş,onwin güncel,onwin dogrumarsbahis,marsbahis güncel giriş , marsbahis giriş,marsbahis adresgrandpashabetbets10jojobetkingroyalmeritbetonwinsekabetmatbetjojobetkingroyalmavibetbetebethttps://escortbayanpendik.com/Kategori/sultanbeyli-escort/48https://matbettr.com/
escort Bağcılar escort Bahçelievler escort Bakırköy escort Bayrampaşa escort Beylikdüzü escort Güngören escort İstiklal escort Kadıköy escort Sultanbeyli escort Üsküdar escort Avsallar escort Mahmutlar escort Oba escort Mecidiyeköy escort Ölüdeniz escort Güllük escort Kültür escort Ataşehir escort Avcılar escort Başakşehir escort Esenler escort Esenyurt escort Fatih escort Gaziosmanpaşa escort Kartal escort Küçükçekmece escort Maltepe escort Pendik escort Sultangazi escort Ümraniye escort Adapazarı escort Yalıkavak escort güvenilir casino siteleri Yalova escort Muğla escort Aydın escort Çanakkale escort Balıkesir escort Tekirdağ escort Manisa escort Trabzon escort Kahramanmaraşescort Kütahya escort Osmaniye escort Sivas escort Tokat escort Çorum escort Yozgat escort Isparta escort Elazığ escort Ordu escort Edirne escort Erzincan escort Zonguldak escort Rize escort Uşak escort Kırşehir escort Erzurum escort Giresun escort Amasya escort Sinop escort Niğde escort Bolu escort Karaman escort Kırıkkale escort Bayburt escort Ardahan escort Gümüşhane escort Artvin escort Çankırı escort Bartın escort Sinop escort Bilecik escort Karabük escort Burdur escort Nevşehir escort Kıbrıs escort Kırklareli escort Kastamonu escort Düzce escort Aksaray escort Adıyaman escort Afyon escort Arnavutköy escort Bebek escort Beşiktaş escort Beykoz escort Beyoğlu escort Büyükçekmece escort Çatalca escort Çekmeköy escort Eyüpsultan escort Kağıthane escort Sancaktepe escort Sarıyer escort Şile escort Silivri escort Şişli escort Taksim escort Zeytinburnu escort Aliağa escort Balçova escort Bayındır escort Bayraklı escort Bergama escort Beydağ escort Bornova escort Buca escort Çeşme escort Çiğli escort Karşıyaka escort Fehiye escort Marmaris escort Gaziemir escort Dikili escort Menderes escort Menemen escort Torbalı escort Atakum escort Çerkezköy escort Yenişehir escort Bodrum escort Toroslar escort Tarsus escort Silifke escort Mezitli escort Erdemli escort Anamur escort Akdeniz escort Melikgazi escort Elbistan escort Lüleburgaz escort İzmit escort İlkadım escort Çorlu escort Battalgazi escort Yeşilyurt escort Milas escort Ceyhan escort Çukurova escort Kozan escort Sarıçam escort Seyhan escort Emirdağ escort Sandıklı escort Merzifon escort Suluova escort Taşova escort Altındağ escort Batıkent escort Çankaya escort Çubuk escort Etimesgut escort Haymana escort Kahramankazan escort Keçiören escort Kızılcahamam escort Mamak escort Polatlı escort Pursaklar escort Sincan escort Ulus escort Yenimahalle escort Aksu escort Alanya escort Belek escort Demre escort Döşemealtı escort Elmalı escort Finike escort Gazipaşa escort Kaş escort Kemer escort Kepez escort Konyaaltı escort Korkuteli escort Kumluca escort Lara escort Manavgat escort Muratpaşa escort Serik escort Side escort Didim escort Efeler escort Nazilli escort Söke escort Altıeylül escort Ayvalık escort Bandırma escort Bigadiç escort Burhaniye escort Dursunbey escort Edremit escort Erdek escort Gömeç escort Gönen escort Havran escort İvrindi escort Karesi escort Kepsut escort Susurluk escort Büyükorhan escort Gemlik escort Görükle escort Gürsu escort Harmancık escort İnegöl escort İznik escort Karacabeyescort Kestel escort Mudanya escort Mustafakemalpaşa escort Nilüfer escort Orhangazi escort Osmangazi escort Yıldırım escort Biga escort Çan escort Gelibolu escort Karahayıt escort Merkezefendi escort Pamukkale escort Keşan escort Aziziye escort Palandöken escort Yakutiye escort Odunpazarı escort Tepebaşı escort Araban escort İslahiye escort Karkamış escort Nizip escort Nurdağı escort Oğuzeli escort Şahinbeyescort Şehitkamil escort Yavuzeli escort Bulancak escort Espiye escort Görele escort Altınözü escort Arsuz escort Antakya escort Defne escort Dörtyol escort Erzin escort Hassa escort İskenderun escort Kırıkhan escort Kumlu escort Payas escort Reyhanlı escort Samandağ escort Eğirdir escort Yalvaç escort Foça escort Karabağlar escort Kemalpaşa escort Kiraz escort Kınık escort Konak escort Narlıdere escort Ödemiş escort Tire escort Urla escort Safranbolu escort Akhisar escort Alaşehir escort Kırkağaç escort Salihli escort Sarıgöl escort Şehzadeler escort Soma escort Turgutlu escort Yunusemre escort Akkışla escort Bünyan escort Develi escort Kocasinan escort Talas escort Yahyalı escort Gazimusağa escort Girne escort İskele escort Lefke escort Lefkoşa escort Başiskele escort Çayırova escort Darıca escort Afşin escort Dulkadiroğlu escort Göksun escort Onikişubat escort Türkoğlu escort Kızıltepe escort Mut escort Dalaman escort Gümbet escort Datça escort Kavaklıdere escort Köyceğiz escort Menteşe escort Turgutreis escort Ula escort Yatağan escort Fatsa escort Altınordu escort Ünye escort Düziçi escort Kadirli escort Ardeşen escort Akyazı escort Arifiye escort Erenler escort Geyve escort Hendek escort Karasu escort Kaynarca escort Sapanca escort Derince escort Dilovası escort Gebze escort Gölcük escort Kandıra escort Karamürsel escort Kartepe escort Körfez escort Akşehir escort Beyşehir escort Bosna escort Ereğli escort Karapınar escort Meram escort Selçuklu escort Gediz escort Simav escort Tavşanlı escort Doğanşehir escort Bafra escort Çarşamba escort Boyabat escort Kapaklı escort Süleymanpaşa escort Erbaa escort Niksar escort Turhal escort Akçaabat escort Of escort Ortahisar escort Yomra escort Armutlu escort Çiftlikköy escort Çınarcık escort Akdağmadeni escort Boğazlıyan escort Sarıyaka escort Sorgun escort Alaplı escort Çaycuma escort Devrek escort Ereğli escort Kilimli escort Kozlu escort