
İKİ YAHUDİ
Ahmet B.Karabacak
Allah şahittir ki, ırkçı bir düşünceye hiçbir zaman sahip olmadım. Elbette mensup olduğum Türklüğümü çok sevdim ve seviyorum. Ama klasik anlamda ırkçılık, hem düşünceme, hem mensubu olduğum milletin tarihî gerçeklerine, hem de gene mensubu olduğum İslâm dininin prensiplerine taban tabana zıttır. Büyük devletler kuran milletlerin ırkçı ve şoven olmaları zaten gerçeklerle bağdaşamaz. İslâm öncesi de Türk milleti için böyle idi. Asya’dan kopup gelen Atilâ, Cengiz ve daha sonraları Babür şah, Timur, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini kuranlar, yani pek çok değişik milletle beraber yaşamak zorunda olan, imparatorluklar kuranlar nasıl ırkçı olacaklar. Irkçılık yapanlar, kabilecilik yapanlar, küçük yaşamak isteyenler ve küçük yaşamağa mahkûm olanlardır. Türk milleti, tarih şahittir her zaman büyümek için mücadele eden bir milletir. Bundan sonra da böyle olacaktır.
Yaşadığım şu ömür içinde pek çok kişi ile tanıştım ve tartıştım. Bize ırkçı diyenleri gördüm ki, esas kendileri ırkçı. Türk deyince gözleri yuvalarından fırlayanlar ve bizi ırkçılıkla suçlayanlar, kendi kabilelerini fırsat bulunca öne çıkarıyorlar… Şuur altında olan ırkçılık duygularını ortaya çıkararak, esas ırkçılığı bunlar yapıyorlar. Biz bunu biliyoruz…
Biraz uzattık galiba ama, bunların söylenmesi gerekiyordu.
Şimdi, tanıdığım iki Yahudi’den bahsetmek istiyorum: Birincisi Müslümanlığı seçtiğini söyleyen adını Musa Saffet Bayramâşık diye değiştirdiğini söyleyen biri. Bunu önce, bir süre yayına hazırladığım İmam Hatip Mezunları Derneği’nin yayın organı Tohum dergisinin idarehanesine gelip gittiğini görünce tanıdım. Ufak tefek, elinde eski usûl, içinde taşıdığı bir ekmeği arada bir çıkararak, öğrencilerin aldığı peynirle yiyen, bir deri çanta, giyimi pek kötü bir adam. Ağzı kalabalık, fakat namaz niyaz yok. Aradan yıllar geçti, bir gün baktım adam bizim partide. Ufak parti toplantılarında konuşma falan da yapıyormuş. Bu arada bizim dükkâna da gelip gitmeğe de başladı. Biz, onun düşkün ve Müslüman biri olduğunu düşünerek yardım falan da yapıyor, yemeğimize ortak ediyoruz.
Bir gün, sonradan oğlu ile beraber komünistler tarafından şehit edilen Eyüp İlçe başkanımız, benim çok sevdiğim rahmetli Ali Terzioğlu, daha önceden de bizim orada gördüğü bu Musa ile bizim dükkânda karşılaştı. Ona:’ ’Musa, senin bir kırmızı spor araban var mı, araba kullanır mısın?’’ diye sordu. Şaşıran Musa, benim değil, falan dedi ama fazla durmadı dükkânda, gitti. Ali anlattı: ‘’Ben dedi geçenlerde Liman Lokantası’na (o zamanın en lüks lokantalarından biri.) yemek yemeğe gittim. Baktım bu Musa’ya benzeyen biri ilerdeki masada sarışın, bakımlı bir kadınla yemek yiyor. Sonra kalktılar, arkalarından ben de kalktım. Dışarıda, üstü açık, kırmızı bir spor arabaya bindiler. Arabayı Musa kullanıyordu. Takip etmek istedim, benim Şevrole onlara yetişemedi.’’
O haberden sonra Musa’yı ben de takibe aldım. Adam iyice partiye girdi. Bizim karşı çıkmamıza rağmen, ara seçimlerde aday dahi oldu.
Dükkânda oturduğumuz bir gün, gelen bir arkadaş Musa’nın parti il merkezinde seminer vereceğini söyledi. Son derece canım sıkıldı. Bu arada, Erbakan’ın adamları bizim partide Yahudilerin olduğuna söyleyip, aleyhte çalışma yapıp duruyorlardı. Birkaç arkadaş parti il merkezine gidip, oturduk. Biraz sonra Musa, elinde gene o meşhur çantasıyla ciddi bir şekilde geldi. Kendisine, galiba biraz da sertçe bir daha partiye gelmemesini söyledik, biraz da hırpaladık. Bu arada beraber olduğumuz Yücel Yedidağ, Musa farkında olmadan onun çantasını boşaltmış. İçinden binlerce liralık bonolar ve o gün Fransa’dan gelmiş bir mektup çıktı. Adamın asıl adı Hayim. Ne Müslüman olmuş ne de fakir. İstanbul’un önemli yerlerindeki arsalarını parselleyip satan çok zengin biri. Maksadı partiyi karıştırmak. Bonolarını sonradan geri verdik, talimat aldığı mektup bizde kaldı. Musa bir süre sonra, trafik kazasında öldü. Sordum, maşatlık’a (Musevi mezarlığı) gömülmüş. Toprağı bol olsun.
İkinci bir olayı da anlatmak istiyorum: Bir gün gene dükkânda beş-altı arkadaş otururken içeriye orta boylu, iyi giyimli bir adam geldi. Bize Türkçe olarak, İngilizce, Fransızca veya Arapça bilip bilmediğimizi sordu, bilmiyoruz, dedik. ‘’ O zaman benim bildiğim kadarıyla Türkçe konuşalım’’ dedi. İyi derecede Türkçe konuşuyordu. Kendisi Kudüs’te üniversite hocası imiş. Ortadoğu konusunda araştırmalar yapıyormuş. Bizden bazı kitaplar aldı. Bu adam hemen her yıl bir ayını Türkiye’de geçiriyor, her gelişte bize uğruyor, biz de misafir diye gereken ilgiyi gösteriyorduk. Aradan yıllar geçti. Bir gün bizim gençlerden biri, Türkiye’de Aşırı Akımlar diye bir kitap getirdi. Baktım bizim ahbap Landau’nun kitabı. Önce İngilizce, İngiltere’de basılmış ve Türkçe’ye tercüme edilmiş. İçinde benim ve mensubu olduğum siyasi partiye ağır iftiralar var. Bu arada solcular ve Erbakan’ın partisi de yerlerini almışlar kitapta. Aradan zaman geçti, bu adam gene dükkâna geldi. Gene kitap arıyor. Kendisine kitabından bahsettim, nasıl böyle hükümlere vardığını sordum. Galiba benim kitabı görmeyeceğimi sanmış; yanlış tercüme edilmiş, diye geçiştirmeye çalıştı. 80 darbesi olduğu zaman bu kitap aklıma geldi. Sanki bizim serseri darbeciler, kitabı önlerine koymuşlar, oradan taktik almışlardı…
_______________
Üç Hilâl’in Hikâyesi 3. baskı, Ahmet B. Karabacak, Bilgeoğuz Yayınları
ÜÇ HİLAL’İN HİKAYESİ – Ahmet B. Karabacak (bilgeoguz.com)