
Ahmet B.Karabacak
ESKİ İKİ KAHRAMAN (2):
ÇANAKKALE ŞEHİDİ ABDÜLKADİR EFENDİ
Annemin babası Abdülkadir Efendi çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan, bölgeye göre oldukça varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Annemin anlattığına göre binlerce koyun sahibi imişler. Anlatırdı: ağıldan, şimdi adı Tosya dağı olan(eski adı gâvur dağı) mıntıkaya giderken, sürünün ilk çıkanları dağa ulaşırken, diğerleri henüz yeni çıkarmış. O zamana göre varlıklılığın ölçüsü geniş ve verimli araziler ile sahip olunan hayvan sayısı idi. Yaz aylarında yaylaya çıkıp, çadırda kaldıklarını bize hikâye ederdi.
İki erkek iki kız kardeşmişler. Erkek kardeşi, (O da Çanakkale gazisi ) Abdullahvahap Çavuş (askerlikte çavuş rütbesi almış) ile çok gürbüz çocuklar olarak yetişmişler. Abdülkadir güreşe merak sarmış. Daha askere gitmeden çevrenin namlı bir pehlivanı olmuş. O zamanlar kış aylarında bile yapılan yağlı güreşlerde kendisini yenen olmamış. Gene annem anlattı: Papazönü denen mıntıkadaki tarlanın ortasında büyük bir kaya varmış.(O tarla halen ailenin mülkü) Babası öküzlerin yardımıyla kayayı tarlanın kenarına götürmesini söylemiş. “Sonra bir baktım, demiş, koca kayayı kucağına almış kenara götürüyor.” Abdulvahap çavuş (biz Vahap baba derdik) anlattı: “Tosya’nın çarşısında olan Arı pazarı mevkiinde merdivenle çıkılan iki katlı bir kahvehane vardı. Oraya güreş meraklıları da gelir sohbet edilirdi. Ağabeyimle biz de giderdik. Orada bir pehlivandan bahseden biri, pehlivanın bir eşeği kucaklayarak merdivenden bir kat yukarı çıkardığından bahsetti. Bir ara ağabeyim ortadan kayboldu; biraz sonra yüküyle kucakladığı bir eşeği getirip kahvehanenin ortasına bıraktı. Herkes şaşkın bir şekilde bakarken eşeğin sahibi, ben bunu nasıl aşağıya indireceğim, diye sızlanmağa başladı. Ağabeyim hayvanı kucakladı, gene aşağı indirdi.”
Çanakkale savaşında beraber oldukları bir arkadaşı anlatmış:” Biz onunla makineli tüfek bölüğünde idik. Bu ağır tüfekleri, ihtiyaç olan yerlere katırlarla taşırdık. Böyle bir gün, bir yokuştan çıkarken, hayvanın üzerindeki yük kaydı. Onu gören Abdülkadir efendi koştu, tüfekleri kucaklayarak yokuşu çıkardı. Kucakladığı yükü iki kişi taşıyamazdı.” Yaz aylarında ben bazı yıllar Tosya’ya giderdim. Gene böyle bir ziyarette Vahap babam ile Tosya’da şu anda bile günlük hayatın içinde olan, yıkanmanın yanında yemek yenen, sohbet edilen, düğünlerde gelin hamamı, güveyi hamamı diye bir âdetin uygulandığı bir hamama gittik yıkandık. Oradan çıkınca, hemen hamamın karşısında olan küçük, çoğunlukla yaşlıların gidip sohbet ettiği, çay-kahve içtiği bir mekâna uğradık.. Bazı yaşlı kişiler oturmuş, konuşup, hatıralarını anlatıyorlardı. Hemen hepsi birbirlerini tanıyan bu kişilerden oldukça yaşlı biri benim kim olduğumu sordu. Vahap babam “biraderin torunu” dedi. Adam yerinden kalktı ve beni alnımdan öptü. Sonra anlattı: “Ben dedenle Çanakkale’de beraberdim. Önce yaralandı. Bir süre tedaviden sonra iyileşti ve tekrar geldi. Bu kere gönüllü yazılmış; ön saflarda çarpıştı. Bir gün Tosya’lılardan haber aldık. Yakınında bir şarapnel patlamış. Şarapnelin bir parçası karnını yırtmış, bağırsaklarından bir kısmı dışarı çıkmış. Abdülkadir efendi eliyle bağırsaklarını karnına bastırarak ayağa kalkmış, düşmana doğru “beni öldüremeyeceksiniz, gene geleceğim” diye bağırmış. Sonra onu çadırlardan kurulu Sahra Hastanesi’ne kaldırmışlar. Kendisini, vakit bulduk, ziyaret ettik. Orada doğru dürüst ne doktor var ne ilâç. Bir süre sonra vefat etti, orada şehitlerin gömüldüğü mezarlığa gömüldü. Çok güçlü bir adamdı. Biz orada elli bin kişi idik. Zaman zaman savaş aralarında güreş de olurdu. O Elli bin kişinin içinde dedeni yenen olmadı.”
Dedem Abdülkadir efendi genç yaşta askere alınmış, gitmediği cephe kalmamış. Annem henüz bir yaşlarında iken şehit olmuş. Devletin kayıtlarına göre doğum tarihi: (O1/O7/1886) Şehit olduğu tarih: (21/08/1915) Yani bu dünyada o heybetli adam 29 yıl yaşayabilmiş…
***
Mademki bu konuları yazmak nasip oldu, dedemin kardeşi Vahap babamdan da kısaca bahsetmek istiyorum: O da çok genç yaşta askere alınmış. Balkan savaşında bulunmuş. Çanakkalede omzundan şarapnelle yaralanmış, iyileşince tekrar orduya katılmış. Tecrübeli asker olunca çavuş rütbesi vermişler. İstanbul, Selimiye kışlasında acemi askerlere silah kullanmayı, savaş şartlarını öğretmiş. Anlatırdı:” Genç çocukları toplar getirirlerdi. Onlara ancak on beş gün eğitim verir, cepheye gönderirdik. Elbette onların çoğu şehit oldular.” Sonra tekrar Çanakkale’ye gitmiş. Tepesinde patlayan bir şarapnelin parçasıyla sırtından yaralanmış. Hamamda görürdüm, büyük bir yara izi vardı. İyileştikten bir süre sonra ise, Millî Mücadele başlayınca dördüncü orduya, Kâzım Karabekir’in yanına gönderilmiş. Zafer kazanılıncaya kadar orada bulunmuş. Dördüncü ordunun Ermenilerle mücadelesini anlatırdı. ( Üç Hilâl’n Hikâyesi adlı kitabımda onun hatıralarını, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan’daki serüvenleri onun diliyle genişçe yazdım) “Biz orada cihangir olduk” derdi. Ancak savaş bitince, zaferden sonra Tosya’ya gelebiliyor. Uzunca bir ömür yaşadı ve hatıralarını bizlerle ve çevresiyle devamlı paylaştı. Doğumu: (1893) Ölümü:(14/04/1970)
Onun rahmetli Türkeş bey ile olan bir hatırasını anlatmak istiyorum: Ölümünden takriben bir yıl kadar önce, Türkeş, gene eski milliyetçi ağabeylerimizden İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ile yeni kurduğumuz parti ilçe merkezini ziyaret etti. Bizim bir akrabamızın evine yerleştirdik. Ankara’dan zaten beraber gelmiştik. Türkeş’in ilçelerine geldiğini duyan Tosya’lılar akın akın eve ziyarete geliyorlardı. Ben, yalnız kalmasınlar diye Vahap babamı onların yanına bırakmıştım. Dışarıdaki bazı temasları yapmak için gidip geliyordum. Hoşsohbet biri olan Vahap babam Türkeş’in hoşuna gitmiş, Çanakkale savaşıyla ilgili konuşuyorlardı. Türkeş, kitaplardan okuduklarını anlatıyor, teknik konulara giriyordu. Vahap babam bir ara onun sözünü kesti: ” Bunlar hep masal, o sırada cephede Azrail hoşaf satıyordu.” Dedi. Orada bulunanlar başladılar gülmeğe. Bir ara ben yokken Türkeş, galiba bizim aile hakkında bazı şeyler öğrenmek istemiş. Geldiğimde Vahap babam ailemizi anlatıyordu. Onu dinledikten sonra, Türkeş’in bana eskisine oranla çok daha yakınlık duyduğunu hissederdim…
Yazıyı sonlandırırken anneanemin baba tarafından da kısaca söz etmek istiyorum: Bilindiği gibi Anadolu ve Balkanlara ilk Türk göçleri Türkistan-Horasan yoluyla olmuş. Yesi’li Ahmet Hoca’nın yetiştirdiği Gazi Dervişlerin öncülüğündeki Türk aşiretleri önce geniş Horasan mıntıkasına yerleşmişler, biraz güçlenince yavaş yavaş Anadolu içlerine sızmışlar. Sözünü etmek istediğim bu aile de zannediyorum Anadolu Selçukluları zamanında Tosya’ya gelmişler. Aileye eskiden olduğu gibi, halen Şeyhler, şeyh sülalesi deniyor. Yerleştikleri bölgenin adı da şu anda gene Şeyh Mahallesi. Dedeleri keramet sahibi diye anılan Tefsirî lâkaplı bir ilim adamı. 1943 yılında Tosya’da büyük bir deprem oldu. Üç katlı evimizin üstten iki katı çöktü. Bizim yattığımız en alt kattan, biz sağ olarak kurtulduk. O depremde Tosya’da en az bin kişi öldü. Evlerin yüzde yetmişi yıkıldı. Tefsirî vefat edince, evin altındaki bir bölüme gömülmüş. Annem anlatırdı: Savaş sırasında yattığı yerin duvarından kan sızarmış. Herkes “Tefsirî harpten gelmiş, kılıcını temizliyor “ derlermiş. Elbette bu bir söylenti. Fizik ötesi meselelere ben pek girmek istemem…
İki kahramanı anlatmak isterken konuyu biraz geniş tuttuk. Modaya uydum, bilebildiğimiz kadar soy kütüğümüzü yazmak istedim.
Eskiden komünistler, biz Türk tarihinin haşmetinden bahsedince “mezar taşlarıyla övünmeyin” derlerdi. Bu yazı biraz öyle oldu galiba. Lütfen affedin…