
Kemâl Çopuroğlu
İmbikten geçmiş rafine sevdâlar doğurur yüreğim, memleketimin insanlarına dâir…
Hepsinin hikâyesi hüzünlü fakat bir o kadar da mağrurdur. Zaman, uçsuz bucaksız bir vâdi derinliğiyle mekândan mekâna savurur sizi bütün varlığınızla…
İşte bu zamanlardan birisinde, pazartesilerden bir pazartesi sabâhı, Yalvaç pazarında ellerinizi açmış duâ ederken buluverirsiniz kendinizi. Daha alışverişe başlamadan evvel… Alışverişin helâl ve bereketli olması niyet ve dilekleriyle…
Pazar kapısının anahtarı da bu duâdır, rızıkların kapısını açan da…
***
Derken enfes bir ekmek kokusunun câzibesi, mıknatıs gibi çeker sizi kendisine…
Kadınların ekmek pişirdiği taş fırınların önünde bulursunuz kendinizi.O kadınlar ki, önlerinde bembeyaz önlükleri; kimi hamur yuvarlar, kimisi de gazelin veyâ meşe odununun alevlenip alazlandığı fırının başında çevirir ekmekleri… Yalvaç kadını hiçbir şeyi isrâf etmez; gazel denilen kurumuş yapraklardır bâzen, ocağında, fırınında yaktığı…Bu envâi çeşit kuru yaprağın dumanıyla tütsülenen ekmeklerin rayihası, damaklardaki tadı bir başka lezzetli olur.
***
Adıyla nâmıyla pişen bu ekmeğin adı “Hamırsız“dır. Doğu illerinde yapılan keteyi, Batı’daki katmeri andırsa da nevi şahsına münhasırdır taş fırınlarda pişen hamırsızın tadı… Haşhaşlısı, peynirlisi, patateslisi, ıspanaklısı ve kabaklısı da dillere destandır, taze demlenmiş çayla birlikte tadı damaklarınızı şenlendirir. Hamırsız mayasızdır çünkü mayasıdır bir gün boyunca fırında alın teri döken kadınların gül kokulu terleri.
***
Pide biçiminde öğülen (yoğrularak açılan)sâde ekmeğin ortasına açılan bir deliğin binlerce yıllık bir an’anenin devâmı olduğunu da pek çok kimse bilmez aslında. Fırıncılığın sâdece erkeklere mahsus bir meslek olduğunu zannedenler (evvelce benim gibi) gelsin görsünler Yalvaç’taki mahâretli elleri…
***
Neden sonra, köylü pazarında, sıra sıra bağdaş kurmuş; başlarında pullu fesleri, üzerlerinde rengârenk mahallî kıyafetleriyle Türkmen kocası nineleri görürsünüz.
Kim bilir hangi köyden çıkıp gelmişlerdir sabâhın kör karanlığında? Gemen’den mi, Körküler’den mi, Akçaşar’dan mı, kim bilir? Kendi elceğizleriyle yetiştirdikleri ve topladıkları sebze ve meyveleri satan bu Türkmen kocası nenelerin beli bükük lâkin başları diktir.
“Bu dünyâda bir ekmek parası kazanmayanın dostunun yüz karası, düşmanının da maskarası” olduğunu onlar çok iyi bilirler. Onun için buradadırlar; okuyan, askere giden torunlarına harçlık olsun diye; birlikte yaşadıkları oğlunun, kızının, gelininin yanlarında sığıntı olmamak için sabahtan akşama kadar buradadırlar.
Artık onlar hayâtın son demleridir; kendilerinin hiçbir beklentisi kalmamıştır bu dünyâdan, bütün arzuları sâdece sağlam bir îmanla gidebilmektir âhiret iklimine… Bu ninelerin gözü gönlü öylesine boldur ki, terâziye bir iki de fazladan atarlar hem de çok cüz’i bir fiyata sattıklarını; kimsenin hakkı üzerlerinde kalmasın diye… Böyle görmüş böyle öğrenmişlerdir bu ârife nineler…
***
Yaklaşık on beş sene evvel çok sık karşılaştığım ve mutlaka alışveriş yapıp hâllerini hatırlarını sorduğum bu elleri öpülesi Türkmen kocası nineleri gözlerim çok arasa da artık göremez oldu. Pek çoğunun bu âlemden göç etmiş olması; kim bilir bazılarının da o “büyük göç”e hazırlanmakta olduğu düşüncesi beni hayli hüzünlendirdi bu yaz…
Onların bu dünyâda bıraktıkları ise atalarından yâdigâr çeyiz sandıklarında yeni sâhiplerini bulamazsa yitip gidecek olan pullu fesleri, rengârenk kıyafetleri; “üç etekleri, “goca don“ları, önlükleri… Bir de küçücük dünyâlarına sığdırdıkları kocaman îmânlarıyla birlikte dürüstlükleri, çalışkanlıkları, kulluk ve komşuluk haklarıyla ahde vefâları…
Tıpkı Şerife Bacı gibi, tıpkı Kara Fatma gibi ve Akşehir üstünden Afyon’a o “korkunç ve mübârek elleriyle” ay ışığında kağnılarla cephâne taşıyan kadınlarımız” gibi…
Dünyâyı omuzlarında taşıyan Hâce Ahmed Yesevî târîkinden; Bâcıyân-ı Rûm‘dan el almış, Hakk’a yürümüş bu Türkmen kocası ninelerimizi hasretle ve rahmetle yâd ediyorum.