
Osman B.Karabacak
Öğretmenliği sevmişti. Dersler bitse de kasabanın köylü çocukları cıvıl cıvıl etrafını sarıyor. Her akşam ayrı bir hikâye anlatıyordu. Dünyanın dört bucağında geçen maceraları yaşamış gibi anlatması öğrencileri heyecanlandırıyor, soruları olsa da kesmeden dinliyorlar sonra da soracaklarını soruyorlardı.
– Bu öğretmen ne çok şey biliyor!
***
İki ay önce tayin olmuştu Nuri Öğretmen. Küçük bir çanta ile gelmiş çarşıdaki muhtarın üst katındaki tek göz odayı kiralamıştı. Seneye büyük bir daire kiralarım, diyordu soran olursa, bu sene idare ederim. Yıl ortasında Mesut öğretmenin tayini çıkınca yollanmıştı bu küçük kasabaya. Deniz kıyısındaki bu kasaba plajı olmadığı için bakir kalmış turizme açılmamıştı. Yine de Yunan adalarından haftasonu tekne ile gelen turistler oluyordu. Arastada sanki yüzyıllardan beri değişmemiş dükkânlara girip çıkanları izlemeyi seviyordu. Muhtar Bünyat ağa ile oturuyorlar uzun süren sohbetler ediyorlardı. Kasabada kim kimdir kısa sürede öğrenmişti. Bazen arasta esnafı geliyor, öğretmen çaylarca anlatıyor akşam ezanında herkes evine çekiliyordu.
– Köy yerinde hayat çok sıradan..
***
Geceleri tek yoldaşı evinin önündeki şadırvan idi. Herkes sustuğunda sıra ona geliyırdu. Şırıl şırıl akan sularına bazen ay ışığı vuruyor, üçer beşer yıldızlar dökülüyordu…
Ekmek tekneleri açılana kadar köyün tek hâkimi mermer oluklara akan su sesiydi.
***
Okula geldiğinde kapının önünde gördü ilk defa. Zeliha.. Yeşil gözlü, zümrüt değil zeytin gözlü Zeliha… Al yanaklı, ak çarlı Zeliha…
-Öğretmen bey Hasan okula gelemeyecek.
-Ne, neden?
-Kızamık oldu, hasta..
-Geçmiş olsun ama derslerinden geri kalacak.
-Ben her gün gelip arkadaşlarından neler işlediğinizi öğreneceğim. Evde çalıştırırım.
-Benden de öğrenebilirsin, diyemedi.
***
Artık şadırvanın sularına ay yüzlü Zeliha’nın hayali aksediyordu. Derslerden sonra kapının önünde bekleyen, bakmaya kıyamadığı, zaten de pek bakamadığı Zeliha’nın.
-Sabah olmasa keşke…
***
Köy büyüğü kasabada ne ticareti olacak ki… Her gün üç-beş müşteri için açılıyordu dükkânlar. Manifaturacı Ziya’ya köylerden gelip kumaş alanlar oluyordu. Onun dışında haftasonları Rumlar da gelmese hiç hareket olmayacak gibiydi. Rumlar köy peyniri, el işi hediyelikler alıyor eskici Kara Doğan’ın dükkânında antika arıyorlardı.
Doğan kasabaya sonradan yerleşmişti. Her hafta bir kaç gün çevre köy ve kasabaları dolaşıyor ucuza düşürdüğü eşyaları toplayıp satıyordu. Bünyat ağa Doğan’ın Almanya’dan emekli olduğunu çok yüklü maaş aldığını anlatmıştı. Zaten kısa zamanda çok güzel bir ev yaptırmasından, bahçesinde pek kullanmadığı lüks arabasından belli oluyordu ciddi bir geliri olduğu.
***
Dersin bitmesini değil Zeliha’nın gelmesini bekliyordu artık. Okulun önünde çocuklara anlattığı hikâyeleri uzattıkça uzatıyor biraz geride duran Zeliha’nın da duyması için sesini yükseltiyordu.
-Keşke hep yakınımda olsa, bana baksa, ben de bakabilsem…
***
Arastada muhtar Bünyat ağanın etrafı kalabalık:
-Dün polisler Kara Doğan’ı götürmüş.
-Casusmuş, Yunan casusu.
-Vay hain.
-Köyleri gezerken askeriyenin resmini çekiyormuş.
-Turist diye gelen gavurlardan biri de Yunan askeriymiş.
-O paraları da Yunanlılar veriyormuş.
-Nuri öğretmen yakalatmış.
-Öğretmen değil MİT mensubuymuş.
-Ben anladıydım.
-Zaten dün o da gitmiş, bugün Mesut öğretmen geri gelmiş.
-Gazeteler yazmış.
***
Gazeteler Zeliha’nın da Nuri’yi sevdiğini yazmamış. Zeytin gözlü Zeliha çok ağlamış…